Eserleri
Divan’dan Seçmeler

Dîvan-ı Es’ad’dan Gazel-i Türkî
Gönül nûr-ı cemalinden habîbim bir ziyâ isterGözüm hâk-i rehinden ey tabîbim tûtiyâ ister
Safâ-yı sîneme zulmet veren jeng-i günâhımdırAman ey kân-ı ihsan zulmet-i kalbim cilâ ister
Yetiş imdâda ey şâh-ı risâlet rûz-i mahşerdeKi derd-i bî-devâ-yı ma’sıyet senden şifâ ister
Ne âb-ı dîdeden râhat ne âh-ı sîneden imdâdBenim bâr-ı günâhım lütf-i şâh-ı enbiyâ ister
Sarıldım dâmen-i ihsânına ey şâfi’-yi ümmetDahîlek yâ Muhammed hasta cânım bir devâ ister
Gül-i ruhsârına meftûn olanlar şüphesiz sensizNe mülk-ü mâl-u câh ister ne de zevk-u safâ ister
Nola bir kerre şâd olsun cemâl-i bâ-kemâlinleKi kemter bendeniz Es’ad sana olmak fedâ ister.
Ne Yerden Kârbân-ı Gam Geçer
Ne yerden kârbân-ı gam geçer olsa konar bende.Belâ râhında şimdi bir muayyen menzil oldum ben.
Esîr-i dest-i hicrânım garîb-i külbe-i ahzân,Ne derd-i hicre cân verdim ne yâre vâsıl oldum ben.
Leb’in devrinde feryâd eylesem ney gibi hoş ammâNe bir dem nâlesiz kaldım ne vasla nâil oldum ben.
Siyah bahtım eğilmiş kâmetim hâl-i perişanım,Gören ârif bilir kim mübtelâ-yı kâkül oldum ben.
Refîk-i derd-i gamdan başka sormaz kimse ahvâlim,O günden kim tarîk-ı ehl-i aşka dâhil oldum ben.
Görünce rehze-i gamzen sülûk-u râhdan kaldım,Ne evsat hâletin buldum ne pîr-i kâmil oldum ben.
Gam-ı sevdâ elinden ben de şaştım Es’ad’â zîrâ,Ne mecnûn gibi lâ-ya’kıl ne de bir âkil oldum ben.
Nakşî [Fârisî Şiir]
Nakşî sâkîlerinin elinden şarap içip sarhoş olunca, Nakşî hânedânı uğrunda başımı feda ederim. Elbise altında her gece aşk meclisinin fânusuyum. Nakşî eşiğinde yanmak beni huzura kavuşturur. Nakşî bendegânından kimi görürsen vücudunun harmanında samandan başka bir şey kalmaz. Nakşî civanmertleri bir taraftan çalışırlar, bir taraftan kenara çekilmiş otururlar, gizlidirler, âşikârdırlar, sarhoşturlar, âkîldirler. Hiçbir ihtiyaçları olmadığı halde, sır kuşunu avlarlar. Nakşîler yuvasında şâhindirler ve gözleri açıktır. Azizlerin nurlu gönülleri, mâlik oldukları cezbe sayesinde Nakşî sâliklerine irfan denizinden gemi gösterirler. Ölmüş kalbi bir nefeste diriltirler. Nakşî tarikatının gönlü diri sâlikleri, bunu Îsâ’dan miras almışlardır. Münkir, gül bahçesi etrafındaki duvar gibi Nakşî bostanında dikenden başka bir şey görmedi. Es’ad’ın âb-ı hâyatı, Kasr-ı Ârifan’dır. Git de Nakşî hâcegânından bir yudum talep et.
Gönlümüz
Eylemez Mecnûn gibi Leylâ’yı hülyâ gönlümüzOl Züleyhâ-yı zamâne düşdü şeydâ gönlümüz
Yûsuf-ı hüsnünle sermest olduğum günden beriOldu bir Mısr-ı muhabbet seng-i hârâ gönlümüz
Dâne-i hâlin metâf-ı ehl-i aşk olmuş gibiEylemiş her kûşesinde nakş u imlâ gönlümüz
Çehre-i gül-pâşin itdikçe tahayyül sînedeŞimdi olmuş âdetâ bir bâğ-i rânâ gönlümüz
Mushaf-i hâl ü hattından feyz-yâb olmak içünEylemiş tertîb-i sugrâ ile kübrâ gönlümüz
Itme vâiz nâr-i dûzehden hikâyet dinlememOlduğıyçün mazhar-ı esrâr-ı esmâ gönlümüz
Mest-i câm-ı bezm-i vahdet germ-ser Es’ad gibiZümre-i rindâne girmiş bâde-peymâ gönlümüz
Âteş Kasidesi
Tecellâ-yı cemâlinden habîbim nev-bahâr âteş!Gül âteş, bülbül âteş, sümbül âteş, hâk ü hâr âteş!
Şuâ-ı âfitâbındır yakan bilcümle uşşâkı;Dil âteş, sîne âteş, hem dü çeşm-i eşk-bâr âteş!
Hayâl-i şem-i rûyinle acep mi yansa cân ü dîlNigârım gel de gör kalbimde âteş, âh u zâr âteş!
Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasletmek?Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-ı hoş-güvâr âteş!
Ben el çekdim safâ-yı hâtır u ârâm-ı cânımdanSafâ âteş, cefa âteş, firar âteş, karar âteş!
Ne yapsam bu dil-i mahzûnu mesrûr eylemem şâhım,Gam âteş, gam-güsâr âteş, temennâ-yı mesâr âteş!
Ümmîd-i ‘âfiyet besler mi Es’ad yârdan hâşâ!Saçar oldukça gözden ol nigâr-ı gülizâr âteş.
Açıklaması:Sevgilim, senin güzelliğinin tecellisinden; belirip ortaya çıkmasından ilkbahar ateş, gül ateş, bülbül ateş, sünbül ateş, toprak ateş, diken ateş. Bütün âşıkları yakan, güzel yüzünün ışıklarıdır. Gönül ateş, kalp ateş, ağlayan iki göz ateş. Yüzünün güzelliğinin hayâl ve özlemiyle can ve gönül yansa, şaşılacak ne var? Sevgilim, gel de kalbimdeki feryadımdaki ateşi gör. Bu kadar ateşle aşk şehidini gasletmek mümkün mü? Cesed ateş, kefen ateş, su ateş. Ben gönlümün şenlenmesinden ve cânımın dinlenmesinden vazgeçtim. Safâ ateş, cefâ ateş, firar ateş, karar ateş. Şâhım ne yapsam bu mahzûn gönlümü sevindiremem. Üzüntü ateş, teselli veren ateş, sevinme isteği ateş. Hâşâ, gül yanaklı sevgili gözlerinden ateş saçtıkça. Es’ad âfiyette olmayı ümid edebilir mi?
Yokluk Makamı
Senin aşkınla mecnûnum ve lâkin iştihârım yokDemâdem dâğ-ı hasretle figândan gayrı kârım yok
Metâ’-ı lutfunu almak için sermâyesiz geldimO türlü bir tehî-destim ki hattâ ihtiyârım yok
Ne ‘ilm ü ma’rifet verdin ne câh u menkıbet yâ RabBi-hamdillâh ki bir zerre medâr-ı iftihârım yok
Benî nev’-i beşer resminde ancak bir heyûlâ varCihânda kâm alırdım ben olaydı ger o vârım yok
Ne dârım var benim Es’ad ne de meyl-i diyârım varCemâl-i yârdan başka diğer bir intizârım yok
Açıklaması:Senin aşkınla Mecnun gibiyim, deli gibiyim, fakat şöhretim yok. Bu durumum başkaları tarafından bilinmiyor. Senin hasretinin yarasıyla her an feryât etmekten başka bir işim yok. Senin lütfuna nâil olabilmek için eli boş geldim. Elim o kadar boş ki ihtiyârım, seçme durumum bile yok. Yâ Rab, bana ne ilim ne ma’rifet, ne de makam ve mevki verdin. Allah’a şükürler olsun ki, kendisiyle övünebileceğim bir şeyim yok. İnsan sûretinde ancak bir cesedim var. Varlığım olsaydı ben dünyâda zevk sürerdim, fakat bir şeyim yok. Varlık iddiasından uzağım. Es’ad benim ne bir yurdum ne de gitmeyi istediğim bir yer var. Dostum, sevgilinin güzelliğinden başka bir beklediğim yok.
Hasret
Benim evc-i semâ-yı uzletin hurşîd-i rahşânıBenim iklîm-i renc ü mihnetin sultân-ı zî-şânı
Hümâ-yı himmetim cevlân-gâh-ı eflâke baş eğmezTecerrüd âleminde lâ-mekândır şimdi seyrânı
Serâpâ genc-i ışkım sîm ü zer kaydından âzâdımCihânı doldurur gözyaşımın yâkût u mercânı
Eder baht-ı siyâhımdan şeb-i deycûr deryûzeBoyar mâh-ı zer-efşânı ger olsa gökde cevlânı
Şikâyet eylemem sûz-i derûn-i sîneden zîrâSehâb-ı âh ile bârân-ı eşkim söndürür ânı
Nedir girdâb-ı deryâ-yı mihen-keştî sabr olsaGeçer emvâc-ı hasret Hızr olur bir gün kapûdânı
Derûn-i dilde ey cân dâğ-ı firkat lâle-zâr açmışUnut Es’ad gibi sen de riyâz-ı bezm-i ihvânı
Açıklaması:Uzlet semasının en yüksek noktasında parlayan güneş benim. Eziyet ve sıkıntı ülkesinin şan, şeref sahibi sultanı benim. Himmetimin devlet kuşu, feleklerin dolaşma yerine konmaz. Şimdi onun seyran ve gezme yeri tecerrüt ve yalnızlık âleminde mekânsızdır. Baştan ayağa aşk hazinesiyim. Altın ve gümüş kaydından kurtuldum. Gözyaşımdan meydana gelen yakut ve mercan dünyâyı doldurur. Karanlık gece bile kara bahtımdan karanlık diler. Benim kara bahtım gökte dolaşmaya çıksa, altın ışıklar saçan ayı karaya boyar. Gönlümün içindeki ateşten şikâyet etmem. Zira, âh ve figan bulutum ile göz yaşı yağmurum, onu söndürür. Mihnetler, eziyetler denizinin girdâbı, sabır gemisi olsa nedir? Bir gün olur hasret dalgaları, Hızır’ın kaptanlığında geçilir. Ey can, ayrılığın acısı gönlümün içinde lâle bahçesi açmış; gönlümü kana boyamış. Es’ad gibi sen de, kardeşlerinin meclisinin bahçelerini unut.
Gazel-i Arabî
Min hecrike yâ münyetî innî le-alîlüVe’ddem’u mine’l-ayni ile’l-haddi yesîlü
Tellâhi lekad âsereke’llâhü aleynâAn na’tike yâ Yûsufu innî lekelîlü
Derdinle zebûn olduğumu gizlemek olmazEl-kâlü mine’l-bâli ale’l-hâli delîlü
Etsen nola bu bîmâra terahhumEl-kalbü esîrun leke ve’r-rûhu dahîlü
Vaktâ ki gelür hâtıra ol gözleri âhûEr-Râhatü testevhışü ve’l-mevtü yemîlü
Kesmen beni öldürsen eğer vaslın ümîdinEs-sabru cemîlün ve ile’n-nasri sebîlü
Es’ad gibi sevdâya uyup çöllere düşmemAllâhü kerîmün samedün ni’me vekîlü
Açıklaması:Ey arzum, idealim, senin ayrılığınla gerçekten hastayım. Gözyaşı gözden yanağa akar. Allah’a yemin olsun ki Allah seni bize gerçekten üstün kılmıştır. Ey Yûsuf, senin medhinde ben gerçekten körüm. Senin derdinle zebûn, âciz ve zayıf olduğumu gizlemenin bir anlamı yok. Kalpten gelen söz hâle delildir. Bu hastaya merhamet etsen, acısan ne olur? Kalp sana esirdir ve ruh sana sığınır. Gözleri âhû gibi olan sevgiliyi hatırlayınca rahat kaçar ve insan ölüme meyleder. Beni öldürsen de sana kavuşma ümidini yitirmem. Sabır güzeldir ve başarının yoludur. Es’ad gibi sevdaya düşüp çöllere dalmam. Allah kerimdir, hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç değildir, ne güzel vekildir.
Na’t-ı Şerif [Farsça Beyitler ve Türkçe Açıklamaları]
Ey dil biya Yesrib ü Batha be-kün seferK’âncâst yâr-ı fâîşe ve gedâ-perver
Anlamı:Ey gönül, gel Mekke ve Medine’ye sefer et. Zira vefalı ve fakirleri besleyen, yetiştiren yâr oradadır.
Mâh-ı münevver-i eflâk mazhar-ı levlâkZîb-i kemâl-i ümem zînet-i cemâl-i beşer
Anlamı:Feleklerin parlayan mâhı, “levlâk” hitabının mazharı, ümmetlerin kemâlinin ve beşerin cemâlinin süsü oradadır.
Serv-i hadîka-i rıdvân netîce-i imkânFahr-i zemîn ü zamân seyyid-i Hudâ yâver
Anlamı:Rıdvân’ın bahçesinin; cennetin serveri, imkân âleminin gayesi, zemin ve zamânın medâr-ı iftihârı, Allah’ın tevfîkine mazhar olan Efendi oradadır.
İzz-i neseb emân-ı Arab râhat-ı AcemFîrûz-ı Hind ü tâli-i Rûm ü saâdet-i Kayser
Anlamı:Nesebin izzeti, Arab’ın melce’i [sığınağı], Acem’in rahatı, Hind’in saâdeti, Rûm’un tâlii, Kayser’in saâdeti oradadır.
Deryâ-yı bahşiş ü kerem ü kân-ı merhametNûr-ı mücessem ü nûr-ı hadîka-i dâver
Anlamı:İhsân ve kerem deryâsı, merhamet madeni, cisim hâline gelmiş nûr, Allah bahçesinin nûru oradadır.
Sermâye-i hakîkat ü sarraf-ı ma’rifetHâk-ı der-eş zi-şân u şeref ber-ter ez gevher
Anlamı:Hakikat sermâyesi, ma’rifet sarrâfı, şân ve şerefte kapısının toprağı inciden daha kıymetli olan oradadır.
Mesned-nişîn-i bârigâh-ı mülk-i ma’deletŞâh-ı huceste-seyr-i mihter-i cihân-perver
Anlamı:Adâlet mülkünün sarayına oturan mübârek ahlâklı, cihânı besleyen en büyük oradadır.
Cân-ı cihân hayât-ı cinân ma’den-i emânTâc-ı serân revâc-ı zamân hüsrev-i ekber
Anlamı:Cihânın cânı, kalbin hayatı, emânet madeni, başlar tâcı, her zaman değerini muhâfaza eden büyük padişah oradadır.
Ez-behr-i hûşe-çînî-i hvân-ı kerâmet-eşSaf-beste fevc-i melâik hemîşe ender der
Anlamı:Kerem sofrasından artık yemek için melâik fevcinin kapısında saf bağladığı kerîm oradadır.
Çarh u felek semâ vü semek leşker-i melekFermân-ber-i itâat-i ân seyyidü’l-beşer
Anlamı:Çarh ve felek, gök ve balık, melekler askeri, o seyyidü’l-beşer’in fermânına itâat eder.
Mahsûd-ı huld berîn-est gülşen-i gûy-eş
Anlamı:Onun diyârının gülşenine cennet hased eder. O parlak yüzden dolayı güllerin bağrı yaralıdır.
Der-na’t-ı o gazel-em bûy-ı gül hemî bahşedFeyz-i girift ki cân-em zi-gülşen-i Haydar
Anlamı:Onun na’tı vâdisindeki bu gazelim, cânım Haydar gülistânından feyz aldığı için gül kokusu verir.
Verne men ez-kücâ vü senâ-yı vey ez-kücâHurşîd râ çi tevân goft şîr-i ahkar
Anlamı:Ben nereden nereye seni övebilirim. Benim gibi kötü bir arslan güneş için ne söyleyebilir?
Yâ Rabbî hemîşe âteş-i aşk-eş yesûz bâdDer-micmer-i dil-i bî-çâre-i cefâ-perver
Anlamı:Ya Rabbi, onun aşkının âteşi, bî-çâre, cefâ çeken gönül buhûrdânında dâimâ yansın.
Bî-mürşid-i fenâ neresed müjde-i bekâEmn ü emân akıb-ı mevt mî-şeved yâver
Anlamı:Fânîlik, mürşide yol gösterici olmazsa insana bekâ [sonsuzluk] müjdesi erişmez. Emn ü emân insana ölümden sonra yâr olur.
Zâhid be-ârzû-yı cinân kayd-ı bend-şüdMen mübtelâ-yı cilve-i o-yem be-cân ü ser
Anlamı:Zâhid cennet arzusuna bağlanmıştır. Ben cân ve baş ile onun tecellisine müştâkım, mübtelâyım.
Ber-hîz Es’adâ be-feda kâr-ı hîş ber-oDer-kîl ü kâl ömr-i azîzet be-ser me-ber
Anlamı:Es’ad, kalk, onun uğrunda her fedakârlığı yap. Aziz ömrünü kîl u kâl ile sona erdirme.
Terceme-i Mevlid-i Fâtımatu’z-Zehrâ (r.anhâ)
Önce, Allah’ın adını analım, O’nun lütuflarını düşünüp şükredelim.
Allah diyen herkes sevinir, şâd olur, Şüphesiz virânemiz, mâmûr ve âbâd olur.
Düşüncelerini Hakk’ın zikrine tahsis edenin, Her işini Allah Teâlâ kolay kılar.
Şüphesiz, Allah diyen kişi sevinir, mesrûr olur, Her hatâsı bağışlanır, mağfûrin, cümlesinden olur.
Mevlâmızı bir kerre daha zikredelim, Ey ehl-i iman, Allah Teâlâ bunun için yaratmıştır bizi,
Tâ ki, Allah Teâlâ biz kullarına rahmet eylesin, Cennete doğru giden yolu gösterip nasib etsin,
Allah birdir ve her şeyin yaratıcısıdır. Cenab-ı Allah, diridir ve ebedidir.
Hakk Teâlâ kudret eliyle yarattı bütün gökleri, Hikmeti gereği yeryüzünü ve dağları halk etti.
Hem yeryüzünde ağaçlar ve bitki bitirdi. Onlar vâsıtasıyla hayvanlara can verdi.
Âdem’i şerefli ve temiz yüzlü kıldı. Güzel tabiatlı, iyi kalpli ve iyi huylu eyledi.
O’nun neslinden Cenâb-ı Mustafa dünyâya geldi. O’nun da temiz nûrundan âlem safa buldu.
Muhammed (s.a.v.) Hakk’ın kemâlâtının aynası oldu. Hakk’ın zât ve sıfat-ı kibriyâsının mazharı oldu.
Âlemler O’nun sâyesinde yaratıldı. Şeş cihet, yâni altı yön; sağ-sol, ön-arka, alt-üst, yedi felek ve yeryüzü O’nun sâyesinde var oldu.
Arş, Kürsi, insanlar ve cinler, evren, Nefs ile dışı, Firdevs ve diğer cennetler, hep O’nun için var oldu.
Gökteki ay ile güneş. O’nun nûruyla parlar, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali de onunla aydınlandı.
Kâbe, Mescid-i Aksâ, Zemzem, Rükn-i Yemânî, Rükn-i Iraki, Makam-ı İbrahim, Dünyâ ve âhiretin tamamı, O’nun yüzü suyu hürmetine yaratıldı.
Esirler ülkesinin pâdişâhı O’dur. Hasan ile Hüseyin’in dedesi, Fatma Zehrâ’nın babası odur.
O, gülün yaratılış sebebi, Peygamberlerin medâr-ı iftihârıdır, Evren’in yöneliş noktası o, doğru yolu gösteren o.
Tac, taht, rûh, cisim ve ehl-i beyt hepsi Hakk’ın “attığın zaman sen atmadın” sırrında var oldular.
Şüphesiz âlemlere rahmettir O. Yardımına sığınılan Hudâ’nın sevgilisidir.
Cennet bahçesinden bir koku duymak istersen. Hz. Muhammed’e ve o’nun ehl-i abâsına Fatiha oku.
Ey dinleyenler söz sırası konuya geldi. Can kulağıyla bu sözü dinleyin.
Güvenilir kişilerin belleyip zabtettiği Bütün râvilerin âleme naklettiği rivayetleri anlatacağım.
Fahr-i âlemin hanımı Hz. Hatice, Erkek ve kadın bütün müminlerin annesidir.
Bir gün cenneti düşünüp dururken Cennetteki nimet ve ikramları arzulamış.
O gönül ülkesinin padişahı Hz. Peygamber’den dilemiş ki Cennetin meyvelerini bir kerre görsün.
O anda Cibril-i Emin gelivermiş. Elinde iki şeker elması varmış.
Bunları, Rahmeten lil-âlemine arzedip, Kadir ve Mümin olan Allah’dan geldiğini söylemiş.
Allah Teâlâ bu iki elmayı size cennetten, Size olan aşırı sevgisi sebebiyle gönderdi dedi.
Duaları kabûl eden Allah buyurdu. “Bu elmalardan birini Sevgili Peygamber yesin.
Diğerini hanımına versin, Bu da onun hem kendisine hem de kendinden sonra gelenlere hürmet vesilesi olsun.
Hemen örtüsünün altına koysun onu, O da onu nurla dop dolu hale getirsin.”
Kerim olan Allah, Fatıma Zehrâ’yı yaratır, O Allah cömerd, şefkatli ve merhametlidir.
Allah’ın emriyle o anda Allah’ın sevgili Peygamber’i Nûrundan hanımına bir hisse verdi, hanımı hâmile kaldı.
Hz. Hatice hanımların en hayırlısıdır. Yüce Peygamber’in can yoldaşı ve arkadaşıdır.
Hz. Fatıma’nın nûruna hâmile oldu. Âile artık onun doğumunu gözlüyordu.
O günlerde müşrikler dediler ki: “Mustafa hak Peygamberse ayı ikiye ayırsın”
Muhterem Hatice validemiz, pek hüzünlü bir halde: “Eyvah ey şanlı Peygamber,” diye seslendi.
Çünkü onlar, O’nu yalanlamak üzere sözbirliği etmişlerdi. Zira onlar küfür, yalan ve nifak ehli kimselerdir,
Birden o anda rahminden bir ses duydu: Bu ses cevher gibi, düzgün ve güzel bir konuşmaydı.
O diyordu ki: “Üzülme ve korkma! Çünkü Allah Teâlâ, babamla beraberdir.”
Yâni, asla üzülmeye ve korkmaya gerek yok. Hak Teâlâ, şanlı ve değerli babamladır.
Fatıma, Îsâ gibi o sırada gizliyi söyledi. Hem de o güzel yüzlü, henüz ana rahmindeydi.
Yüce Mevlânın Fatıma hakkındaki lütfu şudur: Kadınlar arasında Allah, onun gibisini yaratmamıştır.
Hakk Teâlâ, onu farklı biçimde yarattı. Hatta onu bu yüzden peygamberler tebrik etse yeridir.
Adı ve sıfatı: Fatma Zehrâ Betûl Hasan ve Hüseyin’in annesi, Peygamber kızı.
Ümmül-Hasan ve Ümmül-Hüseyin künyesinin sahibi; Nezih eşi Ali, Bedir ve Huneyn saflarını yaran mücâhid.
O seçkin insan yine Muhsin’in de annesi [Ümmü’lMuhsin]’dir. Bu ne şerefli bir neseb ve ne şerefli bir mevki.
Hak Teâlâ onu hanımlara önder kılmış, Cennette de ümmetin günahkârlarına şefaatçı eylemiş.
Hadis-i şerifte onun hakkında “O benden bir parçadır” Buyrularak hakkında şüphesiz, böyle bir şeref vârid oldu.
“Fatıma benim cismimde taşıdığım canımdır” dedi. “Fatıma insan sûretinden bir huri, bir melek”, buyurdu.
Peygamberim onu öper, koklardı, Bunu cennet kokusu duymak isteyince yapardı.
Nihayet Allah’ın emrinin zamanı geldi. Hamilelik günleri artık tamam oldu.
Doğum ve sevinç yılı Peygamberliğin ilk senesiydi. Cemâziye’l-âhır’ın yirminci günüydü.
Hicrete on üç yıl kalmış iken, Bir cuma günü doğdu, o uğurlu evlâd.
Bütün seçkin melekler hizmete hazırdı. Yüce âlemler, onun dünyâya gelişini bekliyordu.
Çünkü dünyâ nûru Fatıma doğuyordu. Yer ve gök bu doğumun nûruyla aydınlandı.
Eğer cehennem ateşinden kurtuluş istersen, Muhammed’e ve âl-i abâya salâtu selâm ver.
Yâ Rab, Habibini kendime şefaatçı eylerim, Çünkü O, Mirac’da sana yakınlığın doruk noktasına erdi.
Nebiler ve velilerin hepsini, Hz. Ali, Fatıma ve Pâk insanların cümlesini kendime şefaatçi dilerim.
Ben ey Yüce Sultan girmek isterim, Kerbelâ’da susuzluktan ölenlerin huzûruna,
Günahsız olan sâdık kullar kervanına Sinesi yaralı, gönlü yanık âşıklara karışmak, onların yanına girmek isterim.
Tâki isyanım afva yol bulabilsin. Noksanlarımız azaltılarak afv yoluna zorlansın.
Yâ Rabbi bana yardımını yoldaş eyle! Bu sûretle lütuf denizinde boğulayım.
Yâ Rab!, dinleyenlere de rahmet eyle, Ehl-i beyt’e olan sevgileri devam ettikçe.
Din düşmanlarını kahr eyle, Din’de hâlim olanları da sevindir.
İslâm ordusuna dâima zafer ver, Her seferinde düşman ordusuna gâlib olsun.
Bu nazma vesile olan kişiyi de sevindir, Bunu dizeleyen ve yazanı da bağışla.
Ehl-i Beyt hizmetçileri arasına kat. Beni, mahşer gününde ey Beyt ehlinin Rabbi.
Taa ki, bana orada şefaatçı olsunlar, O yüce değerlerin sâhipleri, şanlı kişiler,
Cehennem azabından bizi yardımınla kurtar, Bize cennetini ihsan et, ey kendinden yardım istenen!
Ey Gafûr Allah, Hz. Peygamber hürmetine, Beni cennette Fatıma’nın kasrından uzakta bırakma!
Sırlarına yakın, cemâline nâzır ve hayran olarak, Bizi böyle nimetlendir, ey celâl ve kemal sahibi.
Hemencecik ehl-i beyte Fâtiha olsun. Rahmet-i ilâhiyye onların üzerine olsun
