Makaleler

Es’ad Efendi’nin Tasavvuf, Mekârim-i Ahlâk ve Beyânü’lHak dergilerinde de yazıları yayınlanmıştır. Bu yazıların büyük bir kısmı Mektûbât’a alınmıştır.
Bütün Faziletlerin Kaynağı İslam’dır
İnsanlığı cehalet ve sefalet çukurundan alıp mutluluk ve huzur zirvesine çıkaracak yegâne vasıtanın ilim ve irfan olduğu, herkesçe bilinen ve milletlerce kabul edilmiş bir gerçektir. Bu sebeple, “İlim talep etmek her Müslümana farzdır.” anlamındaki hadis-i şerif buyurulmuştur. İçinde bulunduğumuz bu fani hayatta ne kadar bedensel ihtiyaçlarımız varsa ve ebedî hayatta ne kadar ruhani feyizler bizi bekliyorsa, bunların tümüne ancak ilim ve irfan rehberliğiyle ulaşılabilir. Dünyânın düzeni ve ahiretin kazanılması için gereken gayretin belli bir ölçüde bulunması, İslam’ın güzelliklerindendir. Bu hususta “Dünyan için sanki hiç ölmeyecekmiş gibi, ahiretin için de yarın ölecekmiş gibi çalış.” buyurulmuştur. Ancak önemli olanı önemsiz olana tercih etme kuralına riayet edip, istikbalin teminini bir görev bilinciyle değerlendiren müminler, sınırlı ve ödünç bir hayata hizmetten ziyade, ölümden sonraki ebedî hayata hizmet etmeyi zorunlu bir görev kabul etmişlerdir. Ayrıca “Dünyâyı isteyen ilim tahsil etsin, ahireti isteyen ilim tahsil etsin, her ikisini isteyen de ilim tahsil etsin.” anlamında bir hadis-i şerif de vardır. Çünkü insan, doğuştan bir child gibi olup terbiye yoluyla ya ıslah ya da ifsada müsaittir. Eğer bir bilginin veya hikmet sahibi bir kılavuzun terbiyesi altına girerse, ilim ve fen öğrenerek kendini süsler; hem kendini dünyevî ve uhrevî sefaletlerden kurtarır hem de “Birbirinize iyilik ve takva üzere yardımlaşın.” ayetine uyarak birçok kişinin faydasına vesile olur. Allah korusun, din ve diyanet şerefinden mahrum, duyularını ve manevî yeteneklerini birkaç günlük dünyâ menfaatine hapseden yolunu kaybetmiş bir şaşkının terbiyesine düşerse, o zaman hem kendi sapar hem de başkalarını saptırır. Hal böyleyken, İslâm gazetelerinden birinde şahsen okuduğum bazı yazılar vardır ki, İslam hakikatlerinden habersiz birtakım gençlerin, İslam akidesini ve mezhep esaslarını sarsacak kadar yanlış düşünceleri vardır. Bizde çağın ihtiyaç ve ilerlemeleriyle uyumlu bir bilimsel eğitim zaten var mı ki? Nerede! Batılı gençler on dokuz, yirmi yaşına gelir gelmez, eğer gerçekten zeki iseler, âdeta birer bilgin olurlar. Bir başkası, meselâ Radlo gibi dâhiler, gençliğin ilk çağlarında bile seçkin birer mucit olarak ortaya çıkarlar. Bizim tarafımızdan bu tür gerçek ve tecrübeye dayalı bilimlerde dünyaca tanınmış büyük bilginler yetiştiğini hiç duydunuz mu? İşte bu tür, İslâm hayatına acı bir darbe vuran yazılar neredeyse her gün yayımlanmaktadır. Bu durum sadece ima değil, açıkça büyük İslam milletinin insanî olgunluk, ilmî ve amelî meziyetlerden yoksun olduğunu itiraf etmek anlamına gelir. Hâlbuki Yüce Allah Kur’an’daki açık ayette “Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar.” buyurmuştur. Yâni anlamı şudur: “Ey Habibim! Eğer sen yeryüzünde bulunan muhaliflere boyun eğersen, seni hak yolundan saptırırlar; çünkü onlar ilmin gerçeklerinden habersiz olup zanna uymaktadırlar.” Yine “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir.” buyurulmuştur. Yâni İslam dışında bir dine mensup olanların amelleri kabul edilmez. Eğer diğer milletlerde ilim ve irfanın bütün yönleri tam manasıyla mevcut olsaydı, her şeyden önce ebedî saadetlerini sağlamaya muvaffak olurlardı. Her türlü saygı ve ikramla besledikleri ruhlarını elem verici azaptan kurtarırlardı. Gerçekten, onların mevcut sanayi ilerlemelerine ve geçim kolaylıklarına hizmet eden teknik buluşları ve ticari düzenlerine diyecek bir şeyimiz yoktur. Ancak şunu da belirtmeliyiz ki, söz konusu milletlerin sahip oldukları teknik mükemmellik ve elde ettikleri maddî meziyetlerin temel kaynağı, yine Muhammedî bilgilerden alınmış ve İslâm şeriatını teşkil eden mükemmel aklî ilimlerden doğmuştur. Bunu ispat edecek, delil gücüne sahip birçok açık Kur’an ayeti ve sahih hadis vardır. İyi bilinmelidir ki, maddî ve manevî bütün faziletlerin kaynağı Kur’an ayetleridir. Devletin ve milletin medeniyetinin tek öğretmeni yine Kur’an ayetleridir. Bu hususu bugün Fransa’da, kendi çevresinde saygıyla anılan bir bilim adamı da itiraf etmiştir. O bilim adamı şöyle demiştir: “Kur’an’ın sahip olduğu fesahat ve belagatin derecesini anlayan kimseler, o ayetlerin Allah kelamı olduğundan asla şüphe etmezler. Hatta Hz. Muhammed (s.a.v.) bu ayetler bana aittir demiş olsaydı bile, ben buna inanmazdım. Çünkü onun hadisleriyle Allah’ın kelamı arasında belagat bakımından çok büyük farklar bulunduğunu görüyorum.” demiştir. Tarih sayfalarından açıkça anlaşıldığı üzere, câhiliye döneminde Arapların birbirlerine karşı sergiledikleri vahşi saldırganlıklar ve insanlıkla hiçbir ilgisi olmayan aşağılık davranışları öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, kız çocuklarını –kendi ciğerpârelerini– mezarlığa götürüp onların ağlamalarına, feryatlarına, yardım çığlıklarına acımadan diri diri gömerler, sonra hiçbir pişmanlık duymadan evlerine dönerlerdi. Kalplerinin katılığı bu dereceye ulaşmış, neredeyse taş kesilmişken, İslâm’ın nurlarıyla aydınlanınca, şefkatli duygularla tanınır, yüksek meziyetlerle vasıflanır hâle geldiler. Hatta mükemmel medeniyetler içinde benzerleri bulunmadı; büyük âlimler arasında dahi eşleri görülmedi. Buna sebep Kur’an ayetleri değilse neydi? Kahramanlık eserleri onların, fazilet dalgaları onların; hikmetli yaşam tarzlarını ve adaletli sırları insanlara öğretenler yine onlar oldu. Kötü amellerin bütün tortularından ve kirli düşüncelerin tüm sayfalarından tamamen uzaklaştılar. Yücelik semalarına yükseldiler, insanlık kemaline ulaştılar. Düşünce bakımından meleklere üstün, gayret bakımından Kisrâlara galip olacak bir şan ve şeref kazandılar. Hz. Ömer b. el-Hattâb -radıyallâhu anh- Efendimizin hâline insafla bir bakmak gerekir. O, ilim, amel ve yaratılış bakımından Arapların en sert tabiatlısı iken, iman nuruna sarılınca kazandığı kudret sayesinde dünyâ krallarını acz içinde bıraktı; sahip olduğu hikmet ve heybetle büyük âlimleri bile hayran ve şaşkın hale getirdi. Güçlü iradesiyle İslâmiyet’i yüceltti, parlak hikmetiyle Arap kavmini şereflendirdi. Böylesine bir yüceliği dirilten, böylesi bir zilleti ortadan kaldıran şey neydi acaba? Bu yüce makama sahip o büyük zata bu üstün mevki nereden geldi? Bu nazik fidan gibi kimseye bu talih kuşu hangi yönden kondu? Ahlak ilmini, medeniyet fenlerini hangi yüksekokulda okudu? Şüphesiz o yüce zatı bu yüksek mertebelere çıkaran yalnızca Allah’ın kitabı, yâni Kur’an-ı Kerim oldu. Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına tam teslimiyet sayesinde her türlü başarıya ulaştı. O hâlde biz, ilim ve irfan gibi bir Kur’an meyvesini neden muhalif topluluklara mal edelim? Kendi ilmî feyizlerimizin öğretim hakkını neden Radlo’ya, Kirko’ya verelim? Hem dünyâ hem ahiret işlerinin menfaatlerini kapsayan, bütün ilim ve faziletlerin kaynağı olan Yüce Allah’ın kelamını okumayı bırakıp da hikmet elde etme hususunda yabancılara başvurmak, bu yüce millet için utanç ve yüz karası olur; bunda hiçbir şüphe yoktur. Hem de öyle yabancılardır ki, iman şerefinden başka övülmeye değer bütün bilgileri ve güzel davranışları, hep tercümeler yoluyla bizim kıymetli eserlerimizden ve kutsal kitaplarımızdan almışlardır. Buna göre, İslâm şerefiyle şereflenmiş, iman nuruyla aydınlanmış ve özellikle hakikat meydanında seçkin bir mevki elde etme amacında olan İslâm yazarlarından beklenen öncelikli görev; dinî yükümlülüklerle dünyevî gerekleri ayırt etmekle birlikte, mezhep farkı gözetmeksizin bütün Müslüman kardeşlerini ebedî saadete götürecek sebeplerin teminidir. Ayrıca özellikle inanç ve ibadetlere dair güvenilir kitapların öğrenilmesine yönelik heves ve gayretlerini artıracak teşvik ve yönlendirmeyi ihmal etmemektir. İkinci derecede ise, çeşitli güzellik ve sayısız sanat alanlarında mevcut olan çağdaş gelişmelere dayalı bilgileri edinmek için Batı ülkelerinde bulunan gelişmiş okullara başvurmalarını tavsiye etmektir. Sebepten sonuca doğru açıkça anlaşılmaktadır ki, İslâm’ın ilk dönemlerinden bu zamana kadar geçen uzun yıllar boyunca, halkı irşada kendini adamış binlerce saygıdeğer âlim yetiştiren o yüksek irfan okullarımızı, o yüce iman makamlarımızı küçümsemek; özellikle karanlık bataklıklarla ruhları kirleten bir topluluğu ısrarla ilim ve irfanla yüceltmek ve övmek nasıl uygun görülebilir? Bu konuda, İslâmiyet’i yok etmeyi üstlenmiş birinden başka kimi gösterebiliriz? “Yazıklar olsun onlara, cezalarını bulacaklardır.” Böyle bir makalenin yabancı yazarlardan biri tarafından yayımlanıp dünyâ kamuoyuna sunulması asla üzücü veya güvenilir bir şey değildir. Fakat bu tür sözler İslam edebiyatının ünlü bilginlerinden birinin dilinden veya kaleminden çıkarsa, doğrusu buna karşı sessiz kalmak, göz yummak mümkün değildir. Şiir: “Ben aslâ yabancılardan yakınmam; Zîrâ bana ne yaptıysa, tanıdık yaptı.” Kelâmî Dergâh-ı Şerîfi Postnişîni Es’ad

