Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri

Ey benim gecemin mumu, ey parlayan nur
Senin güzelliğine can, pervane gibi fedâ olsun
Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri, Es’ad Efendi Hazretlerinin yolunu devam ettiren en meşhur ve mağfur halîfesi, vekili ve kendinden sonraki postnişîndir. Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâya teşrîf eden Hazret-i Sâmi’nin babaları Müctebâ Efendi, anneleri Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beyliklerinden Ramazânoğlu Beyliğinin en son beylerinden olan Abdülhâdî Efendi’nin ki Sâmi Efendi Hazretlerinin büyük dedelerindendir tesbîtine göre Ramazânoğlu Beyliği aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk Hâkânı Nûreddin Zengî Şehîd vâsıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd’e dayanır.
Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedir: Benim doğumum târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelerek: Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmi koyunuz; hayırlı bir insan olacaktır, diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: Mahmûd Sâmi konuyor. Sonra o zât tekrâr geliyor. Oğlan, doğduğunu söylüyorlar. Adının da Muhammed Mahmûd Sâmi konulduğunu öğrenince: Sandıktaki emânetimi veriniz! diyor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti veriniz! diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ edip gidiyor. Efendi Hazretleri bu ma’lûmât hakkında: Bunu kaydediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Sen bunları olduğu gibi kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur, diye buyurdular.

Not: Bu ma’lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak Muhammed Mahmûd Sâmi olduğu öğreniliyor. Hazretin Kasım’de kendi el yazılarıyla, latince olarak, Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme’de, sâdece Sâmi ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüzdanlarında da sâdece Sâmi ismini kullandığına göre, tam ism-i şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla getirmektedir. Bu Beyânnâme’de, Hazretin doğduğu ev Seyhân vilâyeti, Adana kazâsı, Kayalıdağ mahallesi, Sabuncu Abdullâh sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin doğduğu evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır.
’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat salla’llâhü aleyhi ve sellem Efendimiz tarafından MAHMÛD ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye: Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmi denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu, diye emir gereği büyük tebşîrâtı bildirirler. Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmi Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup tahiyyât oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh’ın Resûlü Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiçbir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu sorulduğunda: Biz oyun için yaratılmadık, buyurmuşlardır. İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.
Doğumlarından itibâren bütün hayatları boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta Âlî makâm sâhibi mânâsına gelen Sâmi ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür. Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin Müslümanlara da sevdirilmeye çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına; Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur, diyerek kılıf bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiâsını hâlleri ile çürütmüştür. Asra yakın ömürlerinin, doğumundan itibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirmiştir. İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmi. Allâh dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile Asırların nâdir yetiştirdiği büyük bir velîdir Hazret-i Sâmi.
Es’ad Erbilî’ye İntisabları
İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamamlayan Hz. Sâmi yüksek tahsilini İstanbul’da yapar. Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitiren Hz. Sâmi, bu arada bir müddet Gümüşhâneli Dergâhı’na devam eder. Bu sırada Bâyezid dersiâmlarından Rüşdü Efendi: Sâmi Evlâdım, gel seni Şeyhü’l-Meşâyih Esâd Erbilî Hazretlerine götüreyim, der. Bu teklifi kabûl eden Efendi Hazretleri, Rüşdü Efendi ile beraber Kelâmî Dergâhı’na giderler. Bu ilk karşılaşmanın devamını kendileri şöyle anlatır: Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi Hoca: Üstâdım, bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmi Efendi, deyince; birden Üstâdımız Esâd Efendi Hazretleri: Hayır! O bizim evlâdımız, buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu sordular. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, Delâil-i Hayrât diye cevâb verdim. Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre inâbe verdiler. Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı Hakk’ın lütf-u inâyeti ile Hz. Sâmi Efendimiz birkaç ayda seyr-u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen dergâhta olmayan tecellî, burada birkaç ayda olmuştu. El-hamdü li’llâh. Kelâmi Dergâh’ında bir zikir meclisinde en soldaki genç Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri, iki yanındaki Mehmed Ali Efendi’dir.

Kelâmî Dergâhı Günleri
Hayru’l halef-i Es’ad-ı dergâh-ı Kelâmî. Fahrû’l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî. Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âit Adapazarlı Pehlivân Efendi şu hâtırayı anlatır: Adapazarı’ndan on arkadaşımla berâber Es’ad Efendi Hazretlerinin ziyâretlerine gittik. Sohbet esnâsında tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık olduğundan dışarıda oturuyor, Es’ad Efendi Hazretlerinin kendilerini göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk defa sohbetlerine gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. Bu Genç orada dolaşmasa o zaman dikkatimiz dağılmaz, daha çok istifâde ederdik, diye içimden geçirdim. Sohbet biter bitmez Es’ad Efendi Hazretleri: Adapazarlı Pehlivân Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin! dediler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyor ve geldiğimizi de görmemişlerdi. Sâmi evlâdımız hakkında sû-i zan ettiniz, helâllık alın, buyurdular. Affımızı taleb edip böylece bu iki zâtı ve aralarındaki derûnî muhabbet ve bağı öğrenmiş olduk. El-hamdü li’llâh.
Üstâdına olan bu muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak devâm ettiren Hazreti Sâmi Efendimiz, bütün gün ve gecelerini hizmet yolunda geçirdiler. Sâmi Efendimiz dergâhın temizliğinden, ihvânın her türlü ihtiyaçlarına varıncaya kadar bütün hizmetlerini seve seve yapardı. Hazreti Esâd Erbilî Efendimizin: Mânen bizimle aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi, diye târîf ettikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: Bu zâtın hizmeti için kim tâlib olur? diye Pîr Efendimiz ihvâna sorar. Hemen Sâmi Efendimiz o zâtın hizmetlerine koşarlar. Def ‘i hâcetleri dâhil her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: Evlâdım, Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâh-u ‘azîmüşşân bize ihsân ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin! diye duâ buyururlar.
Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Sâmi Efendi Hazretleri mürşid-i kâmilin görevine âit şu kıssaları naklediyor: Gençliğimde dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir gün onun elindeki bezi aldım, pertavsızın altına tutarak bir müddet güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız vasıtasıyla bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu ve yanmağa başladı. Dervîş hayretler içinde kaldı. İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi Nebî salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimizden aldığı nûru müntesiblerden müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o nûr-ı Muhammedî ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, bi-izni’llâh. Mürşid-i kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları otlatırken bacağı kırılanı orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar getirir. Mürşid-i kâmil de hiçbir evlâdını bırakmaz ve terk etmez bi-izni’llâh.
Mürşid-i kâmilini kalan ve Zât-ı Âlîlerinin onun ifâdesi ile Eyyâm-ı şebâbını şerîat-ı mutahhare ve tarîkat-ı ‘âliyye hizmetinde geçiren Hazreti Sâmi Efendimiz mânevî mertebeleri hızla aşıyordu. Bu yolda kendi ifâdeleri ile ihlâs ve tam teslîmiyet şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi, mürîd de mürşîdine teslîm olmalıydı ki bi-izni’llâh neticeye ulaşsın. Kendileri şöyle anlatır: Allâme Teftâzânî Hazretlerinin talebelerinden biri, bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası: Evlâdım, bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin? diye soruyor. Talebe: Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum, diyor. Bunun üzerine ‘Allâme Teftâzânî Hazretleri: Oğlum beni de şeyhine götür, diyor. Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar. Fakat ya teslîmiyyet yok veya nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendilerinde zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor. Sâmi Efendimiz Hazretlerinin bu anlattığı kıssadan çıkan hükme göre nasîbi olan müsta’îd kişiler mürşîd-i kâmili bulup ona tam olarak teslîm olurlarsa bi-izni’llâh neticeye ulaşır, mânevî mertebelerde hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların hepsi kendilerinde bi-izni’llâh mevcûd olan Hazreti Sâmi, kısa zamanda icâzet alır ve irşâdla görevlendirilirler.
Irşâd Vazîfeleri
Kendileri yaşında irşâd ile görevlendirilmiştir. İrşâd ile görevlendirildikten sonra Adana’da yaklaşık senesi başına kadar, ikamet ederek irşâd vazifesini Adana’da îfâ etmişlerdi. Sâmî Efendi Hazretleri’nin irşâda yetkili olarak Adana’ya gitmesinden bir müddet sonra Es’ad Efendi Hazretleri ömrünün son zamanlarının yaklaştığını hissettiği için irşâd vazifesini teslim etmek üzere kendisini İstanbul’a dâvet eder. Hazret-i Sâmî, ana baba haklarına çok riâyet olduğundan, cevâben yazdığı mektupta babası Müctebâ Efendi’nin Adana’dan ayrılmasını istemediğini Es’ad Efendi Hazretleri’ne bildirir. Bunun üzerine Hazret-i Pîr Esâd Efendi şöyle bir mektup yazar: Evlâdım Sâmî Efendi; O gül kokan mektubunuz bize ulaştı. Son derece memnun, mütehassıs olduk. Ancak mânevî babanın yâni mürşidinin sözünün ve emrinin, maddî babanınkine takdim edileceğine, mânevî babanın emrinin daha önce geleceğine, maddî babanın sözünü bozacağına dair şer’î delilleri sıralasam ne dersin? Kudûmunuza muntazîrım İstanbul’a gelmenizi bekliyorum.
Bu talimatı üzerine Hazret-i Sâmî, Adana’dan İstanbul’a gelerek emâneti teslim almış; ardından tekrar Adana’ya dönerek irşad vazifesine devam etmiştir. O zamanlar; İstanbul müftüsünün Süleymaniye Camisine imam olarak gece bekçisi tâyin etmek zorunda kaldığı zamanlardı. Camilerde vazife yapacak yetişmiş adamlar yoktu, va’z ve nasihatler yapılamıyordu. İşte böyle bir zamanda üniversite mezunu da olan Hazreti Sâmi Efendimiz, Adana’da Yağ Camii’nde Ümmeti Muhammed’e va’z ve nasihat etmeye başlamıştı. senesinde manevi bir işaretle İstanbul’a hicret etmişlerdir. İstanbul’da bulunduğu yıllarda bir yandan geçimini temin için muhasebe işi ile meşgul olurken, diğer yandan Erenköy Zihnipaşa Câmii’nde vaazları ve hususi sohbetleriyle irşâd hizmetlerine devam etmiştir.
Medine-i Münevvere’ye Hicretleri
Hazret-i Mahmûd Sâmi Efendimizin hakkındaki büyük tebşîrâtlar, tâ doğumundan önce başlamış, ismi dahî mânevî büyük bir tebşîratla konulmuş, çocukluk yıllarında annesi Onu arkadaşlarıyla beraber oyun oynaması için arkadaşlarının yanına gönderdiğinde, o tahiyyat oturuşunda oturup uzaklara bakarak tefekküre dalmış ve kendisine sorulduğunda Nebî’in sözü olan Biz oyun için yaratılmadık cevâbını vermişti. Hulâsâ bir asra yaklaşan o koca ömrün tamamını bu şekilde büyük bir hassasiyetle Sünnet-i Seniyye’ye, Şerîat-ı Ğarrâ-i Muhammediyye’ye tamamen muvâfık yaşadıkları düşünülürse, Medine-i Münevvere’ye hicret etmek gibi mühim bir emr-i Risâletpenâhî’yi çok önceden programladığını söyleyebiliriz.
Ama Medine-i Münevvere’ye hicret etme arzusunun, Hazret-i Mahmûd Sâmi Efendimiz’de ne zamandan beri var olduğunu, bu isteğini açığa vurmadığı için bilemiyoruz. Bizim bu konudaki ma’lumatımız ilk defa Rahmetli babamın yılı ile ilgili anlattığı şu hâdise ile olmuştur: Babam, Atasayar Amca Medine’de irtihal etti, babamın ortağı idi, Alemdar Amca ki Alemdar amca da Atasayar amca ile eskiden ortaktılar. Efendi Hazretleri de onların Tahtakale’deki dükkanlarında muhasebelerine bakardı. Sonra Atasayar amca ortaklıktan ayrıldı. Hazret-i Mahmûd Sâmi Efendimiz de Alemdar Amca ile devam etti. Ömer Kirazoğlu, Ahmed Silahdar beş kişi Ebû Eyyûb el-Ensâri türbesinin hemen üst tarafından mezar yeri almak için İstanbul Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’ne müracaat etmişler. O zamanlarda ihvan ile Sâmi Efendi Hazretleri arasında irtibat kuran Rahmetli babam idi. Babama diyorlar ki Üstâdımıza bir sorar mısın ona da yer alalım mı, ister mi diye babam da Üstâdımıza giderek Efendimiz şu arkadaşlar beraber Eyüp’ten mezar yeri satın alıyoruz, eğer arzu ederseniz sizin için de yer alalım mı? diye soruyor. Efendi Hazretleri de Eğer herkese gönlünün istediğini veriyorlarsa, bizim gönlümüz Cennetü’l Bâkî’yi ister, Medine’yi arzu eder buyurarak oradan yer istemediğini beyan etmiştir. Hazret-i Mahmûd Sâmi Efendimizin hicret arzusuna, babamın anlattığı kadarıyla bu şekilde muttali olmuştuk. Bizim Medine-i Münevvere’ye hicretimizin başlangıcı ise yılında olmuştu.
yılında Mart sonu Nisan başı Hazret-i Mahmûd Sâmi Efendimiz: İnşâallah, Medine’ye hicretimiz için dâvet geldi izin verildi veya emredildi buyurdular. Umûmî olarak Medine’den dâvet geldiğini bu şekilde buyurduktan sonra Fakîr’e de: Siz de beraberimde bulunursunuz dediler. O zaman büyük kızım yeni doğmuş, günlüktyü. Hazret-i Mahmûd Sâmi: Çok fazla da eşya almazsınız. Evdekiler de hicret ettiğimizi anlamasınlar. Bir bavulla gelirsiniz buyurdular. Ben de evdekileri bir çocukla bırakarak hiç haber vermeden bir bavulla hicrete çıktım. Efendi Hazretleri: Kimse hicret ettiğimizi anlamasın dedikleri için ihvâna: Efendi Hazretleri Umreye gidiyor diye duyurduk. Bu umre ziyaretine küsur kişi iştirak etmişti. Yâni seksen küsur kişilik bir cemaatle yolculuğa çıkmıştık. Ama Hazret-i Mahmûd Sâmi Efendimiz ile Fakir’den başka hicret niyeti ile geldiğimizi bilen yoktu.
Mekke ve Medine’de tam toplam gün kaldık. Çok değişik bir ziyâret oldu. Hazret-i Mahmûd Sâmi Efendimiz: Şimdi döneceğiz, inşâallah ileride tekrar başka bir tarihte yine hicret ederiz buyurdular. Ve hicret başka bir sefere kalmak kaydıyla geri dönmüş olduk. yılında Efendi Hazretlerinin Medine’ye hicret için tekrar emir buyurması üzerine hicret hazırlıklarına başladık. O zamanki Suudi Arabistan Kralı Hâlid’in arkadaşı İbrahim Şâkir, ikâmet için kişilik dâvetiye göndermişti. İbrahim Şâkir’in gönderdiği bu dâvetiye sayesinde ikâmet işinin resmî yönünü halletmiş olduk. İkâmet işinden sonra sıra, Hazret’in evinin eşyalarının götürülmesi işine geldi. O zaman Suudî Arabistan ile ticarî ilişkiler yok denecek kadar zayıftı. Efendi Hazretlerinin eşyalarını kamyona yükleyerek normal şekilde götürme imkânı yoktu. Eşyaların götürülmesi çok zor idi. Ama Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ve ihsânıyla bir çözüm bulmuş olduk. Şöyle ki: MTTB başkanlığım sırasında muhtelif vesilelerle münâsebetler kurduğumuz Riyad’daki Dünyâ İslâm Gençlik Teşkilatı’nin başkanına birini göndererek umre için kişilik dâvetiye talep ettim. Dâvetiye talebimi kabul eden teşkilatın başkanı kişilik umre vizesi verdi. Bunun üzerine otobüs tuttuk. Efendi Hazretlerinin eşyalarını otobüsün bagaj kısmına, koridorlara, koltuk aralarına yükledik. Talebe Birliğinde arkadaşı da otobüse yolcu olarak bindirdik. Böylece Efendi Hazretlerinin ve torunu dahil tüm aile efradının eşyalarını götürme bahânesiyle bu arkadaşlar da umre yapmış oldular.
Himmetü’r ricâl takrabü’l cibâl derler. Allah dostları, ricâlullah himmet ederse Cenâb-ı Allah dağları yaklaştırır. Elhamdulillâh, büyüklerimizin himmeti ile Efendi Hazretleri’nin eşyaları da bu şekilde geçmiş oldu. Efendi Hazretleri Fakîr’i, ev bulup yerleştirmek üzere Şevval ayında Medine’ye göndermişti. Şevval ayında ikâmet işi için Medîne’ye giderken; Allah en hayırlı koruyucudur ve O, merhametlilerin en merhametlisidir âyetini ve Âyete’l Kürsî’yi okursunuz ve Medîne’deki sohbetlere siz devam edersiniz diye buyurdular. Fakire bir kitap uzatarak Bu da size hediyem olsun. Uçakta size zor olur. Taşımanız da uygun değil. Birkaç kilo gelir. Onu sohbetlerde Medîne’de okursunuz. Medîne’ye karayoluyla giden Şekerci Mustafa gibi birisine verirsiniz, o da size Medîne’de teslim eder. buyurdular. Fakir o zaman trafik kazası geçirmiştim. Doktor, iki kilo bile yük taşımamamı söylemişti. Bir kiloluk kitap için bile ne kadar hassas düşünüyorlar. Efendim bunu kim okuyacak deyince, İnşâallah siz okursunuz diye buyurdular.
Medine’ye gelince daha önceden talebelerle gönderdiğim ve bir depoya koydurduğum eşyaları Efendi Hazretleri için tuttuğum eve yerleştirdim. Böylece bütün hazırlıkları Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ve Efendi Hazretleri’nin himmeti ile tamamlamış oldum. Efendi Hazretleri Zi’l-ka’de ayında geldiler. O zaman uçak seferleri bugüne göre çok ibtidâî idi. Hazret-i Mahmûd Sâmi’i Medine’den gelen üç arkadaşla beraber Cidde’de karşıladık. Hazret-i Mahmûd Sâmi Efendimizin Medîne’ye hicretleri bu şekilde gerçekleşmiş oldu. Allah şefâatlerine nâil eylesin.
Son Ziyâret
Hz. Sâmi Efendimiz: Musâfaha için kıyam lâzımdır buyurur ve herkes ile tek tek ayağa kalkarak el sıkışırdı. Kendileri sekiz sene sonda ile yaşamıştır. O ızdırâblı hâllerinde bile musâfaha için ayağa kalkardı. Kendilerine: Efendim müsâadenizle ihvân gelip sadece selâm verseler, elinizi sıkmasalar, o zaman olur mu dediğimizde bu teklifi kabûl etmişlerdi. Bunun üzerine ihvâna teker teker Huzûra girip sadece selâm vereceksiniz, eline uzanmayacaksınız. Uzanırsanız ayağa kalkmaya çalışıyor, kalkacak hâli de yok diyerek tembih ettik. Bundan sonra ihvân da sadece selâm vererek ziyaret etti. En son ziyaret yılında oldu. Beraber hacca gidiyorduk, kendilerine ihvanın ziyaret etmek istediğini söyleyince ziyaret hacdan döndükten sonra olsun buyurdular. Hac sonrası ihvanı beraberce ziyarete götürdük. İhvan sadece selam vererek teker teker ziyaret etti. Fakir, Rahmetli Atasayar amca ve birkaç arkadaşla beraber içeride duruyoruz. Hz. Sâmi kendilerine ziyarete her gelene: Cinnîler de karışıyor araya, cinnîler de karışıyor araya diyordu.
Musa Bey ile ziyâretlerine gittiğimizde misafir odasına kabul edildik. Ömer Kirazoğlu beyi çağırdı, O da Hazretin yanına girdi. Ömer Bey, Efendi Hazretlerine Musa Bey’in ve Fakir’in ziyârete geldiğini söylemiş, arz etmiş. Buyursun diye izin çıkınca, Ömer Kirazoğlu tekrar Efendim Ömer Öztürk de yanında deyince: Mahmûd Sâmi Efendimiz: O da buyursun. Ömer Öztürk ihvana kılavuzdur. Musa beye de kılavuz olsun. diye buyurmuşlar. Huzura kabul olunduğumuzda Ömer Kirazoğlu abi, Musa bey geldi diye takdim etti. Sonra sıra Fakir’e geldiğinde Ömer Kirazoğlu abi, Kılavuz geldi, Ömer Öztürk geldi, Musa beye ve ihvana kılavuz olsun buyurmuştunuz, işte kılavuz geldi dedi. Fakir o zaman ellerini öpüyor idim. Hazret Elhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah buyurdular. Mübârek ellerini öptükten sonra, Fakir’in sadrına mübârek ellerini uzatıp: Selâmun ‘aleykum tibtum fedḣulûhâ ḣâlidîn. Allâh’ın selâmı sizin üzerinize olsun, ne güzel kulluk yaptınız şimdi ebediyen cennetime giriniz. buyurdular. Bu da kendisinin Ocak tarihli dünyâ kelâmı olarak son konuşmalarıdır. Şubat’ta da irtihâl etmişlerdir.
Orada Ömer Kirazoğlu abi diyor ki, Ömerciğim, not et bak, babam çok enteresan şeyler söylüyor, bak bunlar tebşiratlar, çok büyük tebşiratlar diyordu. Konyalı Hattat Hüseyin Efendi, hatırşinas bir insan demek ki, Hazretin en son dünyâ kelâmının bu âyet-i kerîme olduğunu öğrenince, onu bir hat hâlinde yazmış, hediye olarak göndermiş. O hat halen bizim Medine’deki evin kapısında asılı duruyor. yılında İstanbul’dan Medine-i Münevvere’ye hicret ederek, Şubat tarihinde dâr-ı bekâya irtihâl eylemişlerdir. Cennetü’l-Bakîa’da, Ebû Saîd el-Hudrî ve Fâtıma binti Esed’in yanında medfûndurlar. Ve nefe‘ana’llâhü te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh cümlemizi O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan eylesin Âmîn. Bi hurmeti seyyidi’l- enbiyâ-i ve’l- mürselîn salla’llâhu Te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem.
Sâmi Efendi Hazretlerinin İcâzetnâmesi
Es’ad Efendi’nin Mektûbât isimli eserinde yayınlanmış olan mektubunda Sâmi Efendi Hazretlerinin icâzetnâmesi yazılıdır: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi olan Cenâb-ı Hakk’a; salât ve selâm O’nun yüce Resûlü Efendimiz Muhammed’e, âline ve bütün ashâbının üzerine olsun. Din kardeşlerime, sadakat ve yakîn erbabına açıkça arz ve ifade olunur ki: Dervîşâne icâzetnâmemizi taşıyan mânevî evladımız Sâmi Efendi, gençlik günlerini nezih dinimizin kurtarıcı dairesi içerisinde geçirmiş. Yüce Nakşibendiyye tarikatına hizmetle bütün gayretini ve mesâisini bu yolda harcamış, ciddiyetini apaçık ortaya koyarak yürürlükte bulunan usûl ve kaidelere göre Hazret-i Hâcegânın muâmelesine uygun olarak önce emr âlemine ait beş latifesini tasfiye ederek mâsiva lekelerinden temizlemiş, sonra da halk âlemine ait beş latifesini her türlü bulanıklıktan kurtarma ve tezkiyeye gayret etmiş, Allah Teâlâ’ya hamdolsun zâhiri hâli ve nâsiyesinde muvaffakiyet emareleri görülmüştür. İlahî inayet letâif-i aşeresinde apaçık tezahür etmiştir. Vuslata erebilmek için gerekli usul ve marifet-i ilâhiyyeye olan arsuzunu sağlam ve sâdık, tevhid ağacının meyvesini elde edebilmek için lüzumlu olan gönül, himmet ve kalp gücünü fevkalâde yüksek görmüş olduğum gibi; belli bir müddet de nefy, isbât ve murâkabeler gibi esaslara riayetle zâtını ve sıfatını süslemekte olduğunu gördüm.
Binâenaleyh saadet ve ferahlığın engin pınarından damla damla içmek, selâmet vadisinden serinletici soluklar almak isteyen yâni Yüce Nakşibendiyye tarikatına bağlanma ve intisab arzusunda bulunan din kardeşlerime de tarikat âyin ve merasimlerini öğretmek için kendilerini izinli kıldım. Allah Teâlâ Muhakkak ki Allah emanetleri ehline vermenizi emreder, buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk ve Hâdî-i Mutlak Hazretlerinden istirham ederim ki, tertemiz şeriat ve apaydınlık tarikatın hükümlerinin yerine getirilmesindeki şevk, şetaret ve neş’esini bir kat daha artırıp, birtakım tevhid ehli kimselere söz ve hâlinden istifade ettirsin. Âmin. Ne ticaret, ne de alışverişin, Allah’ın zikrinden alıkoymadığı kimseler vardır. âyet-i celîlesinin ilahî hükmüne vâkıf olan muhterem ihvânımıza arz edebilirim ki, bâtınını tasfiye ve nefsini tezkiyeye tâlip olanların ve daha doğrusu Nakşibendiyye silsilesinden feyz almak isteyenlerin Sâmi Efendi’nin sohbetlerine devam ve açıklayacağı usul ve âdâba uymaya gösterecekleri gayret ve ihtimam sayesinde bu isteklerine kavuşacaklarından şüphe yoktur. Bu Allah’a güç değildir. Ve la havle ve la kuvvete illa billahi’l-aliyyi’l azim. Ve sallellahü alâ seyyidina Muhammedin ve alihi ve sahbihi ecmâ’in. Vel hamdülillahi Rabbi’l âlemin.
Hazret-i Sâmi
Elbet bırakır öyle bir er, böyle halîfe
Ashâb kadar hâdim olur, şer’-i şerîfe
Her sohbeti bir zübde-i ahkâm-ı münîfe
Sorsan kime mahzardır O, der ism-i latîfe
Hayru’l-halef-i Es’ad-ı Dergâh-ı Kelâmî
Fahru’l-urefâ, bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî
Kemal Edip Kürkçüoğlu



