Esad Erbili Silsilesi

32. Şeyhu’l Meşâyîh Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.)

DOĞUMU VE TAHSİLİ

Eylemez Mecnun gibi Leylayı hülya gönlümüz

Ol Zeliha-yı zamana düştü şeyda gönlümüz

Muhammed Esad Erbilî hazretleri, Sultan Abdülmecid Han’ın saltanatında, 1264/(1848) senesinde Kerkük sancağı mülhakatından Erbil kasabasında dünyayı teşrif buyurmuşlardır. Baba ve annesi tarafından seyyiddir. Babası Erbil’de bulunan “Halidi Tekkesi” şeyhi Muhammed Said Efendidir. Zaten dedesi Hidayetullah Efendi ise; Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin yaptırdığı bu tekkeye tayin ettigi halifesidir. Esad Efendi hazretlerinin Şeyh Abdurrahmân Efendi nâmında birâderi vardır.

Şeyh Muhammed Esad efendinin çocukluk demleri, doğduğu yer olan Erbil’de geçmiştir. Hüseyin Vassaf Efendi Sefine-i Eviliya adlı eserinde Esad Efendi’nin tahsilinden şöyle bahseder: “Muhammed Es’ad Efendi hazretleri, zamanının usûlüne göre ilim tahsil etti. Kendileri, gayet zekî, hızlı kavrayışlı ve ilahî aşk yoluna girmiş bir zât olduklarından, Allah vergisi kâbiliyetlerinin de tesiriyle, az vakitte ilmî ve irfanî keşifleri günden güne arttı. Arapça ve Farsçanın edebî inceliklerine tam manasıyla vâkıf olan Erbilî hazreteri, tefsir ve hadiste de yed-i tuluya yani tam bir vukûfiyete sahib idi.

Erbil’deki Hâlidiyye Dergâhı postnişîni olan babası Muhammed Saîd Efendi’nin terbiyesinde yetişti. Ayrıca Erbil ve Deyr’deki çeşitli âlimlerden de ilim tahsil etti. Medrese tahsilini doğduğu bölgede tamamlayan Esad Efendi yirmi üç yaşında Hâlidî şeyhi Tâhâ el-Harîrî’ye intisap etti. Beş yıl sonra sülûkünü (tasavvufî yolculuğunu) tamamlayarak 1875’te hilâfet aldı.”

Esad Efendi, ilk tahsiliyle ilgili bilgileri kendi kaleminden şu şekilde verir: “Tahsilimin başlangıcı pederimin dergah ve medresesinde ve hususi muallimim Mehmet Efendiden olup, daha sonra yüksek İslami ilimleri ulema-yı benâmdan Davud Efendi merhûmdan  ikmal ettim. Bin iki yüz seksen yedi (1287/1870) tarihinde icazetim dahi o zât-ı muhteremdendir.”

Es’ad Efendi, bu icazetnamelerden bahisle, Kelâmi Dergâhı şeyhi iken kendisine gönderilen matbu evraka yazdığı kadarıyla “ilmî ve tarikî icazetnamelerim, Erbil’deki kütüphanemizdedir.” demektedir.

Ayrıca Esad Erbili hazretleri Kadiri yolundan da icazet almış ve kendisi bu durumu şöyle izah etmiştir:

“Müceddidi Elfi sani İmami Rabbani ve özellikle Mevlana Halid hazretlerinin, Tarikati Aliyye-i Kadiriyye’den de izinli ve icazetli bulunduklarını ve Menba-i Risaletten cereyan eden (Peygamber kaynağından gelen) o manevi hayatın suyundan içtikleri hatırıma geldikçe, Tarikat-i Aliyye-i Kadriyye’ye ve Hazreti Abdülkadir Geylani’ye karşi arttıkça artan aşk ve muhabbetimin bir mükafatı olmalıdır ki; Kadiri tarikatının zamanımızdaki mürşidi; Seyyid Abdülhamid Birifkani Hazretleri’nin icazetnamesiyle H:1303/M:1883 senesinde irşada mezun ve icazet almış oldum. O tarihten itibaren Allah’a hamdolsun; her iki tarikatin hizmetinde bulunmağa elimden geldiği kadar gayret etmeğe çalıştım.”

Esad Erbili hazretlerinin İrşad İcazetnamesi kendi lisanından şöyledir:

“Bu fakir, hakir, Gani Rabbı’nın lütfuna muhtaç Nakşibendiyye ve Kâdiriyye –kaddesellahü sâdâtehüm ve meşayihahüm es-seniyye- dervişlerinin hadimi, fena fillah ve bekabillah’a erişmiş, Hakk sevgisinde müstağrak olmuş, mürşid-i kamil Hidayetullah el-Erbili Efendi’nin halifesi ve oğlu, alim, amil, veliyy-i kamil, kendini tevhid gerçeğine adamış el-Hac Şeyh Muhammed Said Efendi’nin oğlu Muhammed Es’ad Efendi, -Allah Teala cümlesine gizli ve aşikar lütfü ile muamele buyursun- derki:

»Ben Kâdiriyye tarîkatından icazeti, ulema-i amilîn ve mürşidler bahçesinin nûru Veliyy-i Subhani, Mahbub-ı Rahmani Hazret-i Şeyh Abdülhamid el-Berefkani ( k.s.) dan aldım. O da Evhad-i meşayih-i arifîn ve evliyâ-i rasihin, yakîn ve marifet deryalarının dalgıcı, tevhid erbabınca bil-ittifak zamanının kutbu Hz. Şeyh Nureddin- Allah Onun feyzini ve bereketini bize ve bütün din kardeşlerimize ihsan buyursun- den aldı. Nakşbendiyye Tarikatı’nda ise bana, zamanında irşad erbabının en büyüğü, hidayet ehli kulları feyzlendiren, has zatların ileri geleni, asrında tek ve eşsiz olan, sırrı bütün ihvana sirayet eden, irşadının hayat suyu mensublarına akan Şeyh Tâhâ’dır. Kendisinin vatanı Harir idi. Her şeye kadir olan Allah onun lütfuyla memleketini mamur kılsın. Ona da icazeti veren Seyyidina ve mevlana Seyyid Tâhâ el-Hakkârî (k.s) idi. O öyle bir mürşid idi ki, onun şeyhliği ve tasavvufi şahsiyeti ile övünülür. Onun varidat pınarlarından feyizler fışkırır, kendisinden hakikat akar. Bu zatların her ikisi de yani; Seyyid Nureddin ve Seyyid Tâhâ, icazet silsilelerini bu akdin elçisi, bu şerefli yolun kurucusu Peygamberlerin medar-ı iftiharı, nebilerin sonuncusu, efendimiz senedimiz, sığınağımız, göz bebeğimiz, güç kaynağımız, alemin yaratılış ve nizam intizamının müsebbibi, sıdk ve safâ kaynağı Hz. Muhammed Mustafa (s.)’dan almıştır. Canlarımız onun yoluna feda olsun. Resûlullah’a (s.a) bu icazeti veren Cibril-i Emin’dir. Cebrail (a.s) de emrini âlemlerin rabbi olan Yüce Allah’tan almıştır.”

HACCA GİDİŞİ ve İSTANBUL’U TEŞRİFİ

Esad’ın ümid tarlası ihlas asumanından rahmet yağmuru yağar,

diye daima beklemektedir.

Muhammed Esad Erbili hazretleri 1875 senesinde Hacca gittiler. Onun hac ve sonraki hayatı şöyle anlatılır: “Kafileler halinde hac etmenin hüküm sürdüğü sıralarda bir hayli ahibba ve müridanıyla birlikte hacca gittiklerinde birgün Medine-i Tahire’de, âlem-i mânâda Hz Peygamber (s.a.v.) ile buluşmuş. Kendisine şöyle bir hitab-ı Rasûl vaki olmuştu:

– Evladım Es’ad! Sen artık İstanbul’a gideceksin. İstanbul’da hizmet edeceksin.

Bu arada, böyle bir vazifenin sebeb-i hikmetlerinden de bazı sırlar açıklanmıştır. Sabah olduğunda, Es’ad Efendi bu durumu ileri gelen ahibba ve dostları ile görüşüp istişare ettikten sonra kendisinin de İstanbul’a dönecek hac kervanına katılmaya karar vermiştir. Bu arada Erbil’de dergâhın umurunu da, ehil olan zevat’a havale etmiştir. Es’ad Efendi İstanbul’u hiç görmemiş, hiç kimseyi tanımamıştır. Müridandan bir zat, Es’ad Efendi’ye İstanbul’da bir arkadaşım var, emir buyurursanız ona mektup göndereyim. Çok iyi bir insandır. Herhalde size bir hizmeti dokunur der. Ve bir mektup gönderir. Es’ad Efendi hac görevini tamamlayıp İstanbul’a geldiğinde, o müridin arkadaşı –mesleği kasap olan- zat hacılarını bekleyen zevatla birlikte İstanbul’a gelecek hac vapurunu bekler. Nihayet vapur geldiğinde, herkes hacıları ile buluşurken, bu zat da “Hoca Es’ad Efendi, Hoca Es’ad Efendi” diye elinde mektup bağırarak tanımadığı Es’ad Efendiyi bulur ve elinden çantasını alarak evine misafir eder. Es’ad Efendi evinde gereken hizmeti yapan bu kasaba ‘evladım misafirlik sünnet olduğu veçhi üzere, üç gündür. Ondan sonrası zaittir. Bize bir yer teminine bakalım der.’ Bunun üzerine kasap olan zat zamanın Şeyhülislâmlığına müracaat ederek boş bir yer (kadro) sorar, fakat hiçbir boş Nakşi tekkesi bulunamaz. Bu arada medreseye başvurur ve müdürle konuşur. Müdür kendisine talebelerle kalıp onlara hizmet etmek üzere bir oda gösterir.

Es’ad Efendi, kaynaklara göre bu dergâhta talebelerle birlikte kalmış, ancak ilmî hüviyetini gizlemiş ve talebelerin uzun zaman bütün hizmetlerini yerine getirmiştir. Zamanla ilmî hüviyeti ortaya çıkınca müdür, kendisinden özür dilemiş ve ona tek kişilik bir oda vermiştir. Bu odada, daha da sıkıntılı günler geçirmiştir. Önceleri talebelerle birlikte yiyip içen Es’ad Efendi, talebelerden de ayrılmasıyla, günlerce aç kaldığı olmuştur. Halini hiç kimseye açmadığı gibi, hiç kimse de uzun zaman gelip halini sormamıştır. Bazen tek başına kaldığı odadan çıkar, bir müddet duvar dibinde oturur. Tekrar içeri odasına çekilirlermiş. Bu hal böyle devam edip giderken, medrese tarafına pencereleri olan bir köşkte, bir kız Es’ad Efendi’nin haline bakar. Bu kız, tedavi için İsviçre’ye dahi gitmesine rağmen iyileşmesi mümkün olmayan Behice Hanım’dır. Bu hanımefendi Asım Paşa’nın kız kardeşidir. Pencereden medreseyi seyrederken, Es’ad Efendi’nin hali dikkatini çeker ve bir nezirde bulunur. “Ya Rab, günlerdir merakla seyrettiğim şu soluk benizli kişi, senin sevdiğin bir kişi olsa gerek. Eğer bu kişinin yüzü suyu hürmetine derdimden beni kurtarırsan bu kişiyi yeni elbiselerle donatmak ve ona ziyafet çekmek, üzerime borç olsun der’ ve hastalık şifa bulur.

Es’ad Efendi’nin Asım Paşa ile tanışması burada olmuştur. Asım Paşanın kız kardeşinin bir hastalığının Es’ad Efendinin vesilesiyle şifa bulması sonucu Asım Paşa Es’ad Erbilî’yi evine davet eder. Şeyh Efendinin Asım Paşa’ya teveccüh buyurması ile Asım Paşa ve kız kardeşi Behice Hanım, Es’ad Efendi’ye İntisab ederler.

Ilk zamanlar Salkımsöğüt’te bulunan Beşirağa Dergahında misafir olarak kaldılar. Burada kendisinin sohbetinden çok memnun oldular, gelip gitmeye başladılar. Ama Beşirağa Dergahının şeyhi bu durumu kıskandı ve Esad Erbili hazretlerini rahatsız etmeye başladı. Sonra Bâyezîd Parmakkapı’da Makasçılar içindeki câminin müezzin odasına yerleşti. Burada kendisini ziyaret edenler arttı ve bundan dolayı kendisi Fatih Camiinde Hafız’ın Divan’ını okutmaya başladı. Yine Molla Cami’nin Lüccetü’l Esrar’ını okutmak için her Salı meclis oluşturmuştur.

O günlerde Beyazıd dersiamlarından meşhur âlim Yekta Efendi istiğrak haline tutulmuş idi ve Esad Erbili hazretleri onu bu halden çekip alınca şöhreti daha da arttı. Yekta Efendi dahi ona ram olmuşdu. İlimde ve hikmetteki kıymeti anlaşılan Esad Efendi hazretlerini, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın damadı Dervişpaşazade Halil Paşa, saraya davet etmiş ve kendisinden bir sene devamlı olarak Arabî ve dinî ilimleri tedris etmiştir.

ESAD EFENDİ HAZRETLERİ MECLİS-İ MEŞAYIH REİSİ OLUR

Şeyh Esad Erbili hazretlerinin kadrü kıymetini takdir eden Sultan Abdülhamid Han kendisini Meclis-i Meşayıh azalığına   (tekke ve dergâhların idâresiyle vazîfeli meclis  üyeliğine) getirilmiştir. Daha sonra da başkanlığına tayin edildi. Meclis-i Meşâyih reisliği zamânında tekkelerin ıslâh edilmesi için bâzı çalışmalar yaptı.

Hazret, meclis günleri meclise, ders günleri ise Fatih Camiine ve saraya giderdi. Bu arada evini Bâyezîd Câmii İmâretinin kapısı üstündeki odalardan, meydana bakan bir odaya taşıdı.

Kâdiriyye yolundan icâzetli olmadığı için Kâdiriyye yolu mensuplarından Abdülhamîd er-Rifkânî’den Kâdiriyye icâzeti aldı. Fındıkzâde Mâcuncu civârındaki boş bulunan Kelâmî Dergâhı postnişinliğine tâyin edildi. Bu dergâhta bulunduğu sırada insanlara vaaz ve nasihatlerde bulundu.  (1883)

Bu dergâhta Cuma günleri ikindiden evvel zikir meclisi kurardı ve talebelere de ders verir, vaaz u nasihate devam ederdi. Esad Erbili hazretleri Kelami dergahı Kadiri tekkesi olduğu için hem Kadiri evradı okurdu ve sonra hatm-i hacegan yapardı.

Daha evvelden tasavvufu dahi tenkid eden bazı zahiri ulema Esad Erbili hazretlerinin sohbetlerinden sonra feyzin ziyadeliğinden olsa gerek huş-i cuşa gelerek raks ve sema eyleyeme kalktılar. Nakşi yolunun esası sohbet olduğundan Esad Erbili hazretleri uzun uzun sohbet ederdi ve tenkitçi ilim erbabına dahi ‘demek ki bu iş bizim bildiğimiz gibi değilmiş’ dedirtirdi.

ESAD EFENDİ HAZRETLERİNİN ERBİL’E GÖNDERİLİŞİ

Etttiğim günden beri azm-i diyar-i iftirak

Dide-i hûn yârım olmuş çeşme-zâr-ı iftirak

Esad Efendi hazretlerinin Erbil’e gönderilmesi her ne kadar sürgün gibi gözükse de, olayın perde arkası bambaşkadır. Evvela sürgün olabileceğini iddia edenler neler demişler ona bakmak icap eder.

Tarihçi İbnülemîn’e göre, o sırada “bazı ehâdis-i şerîfe ile tercemelerini havi olarak tertip ve neşreylediği ‘Kenzü’l-İrfân’ isimli eserinin muzır olduğuna dair verilen jurnal üzerine, memleketi Erbil’e sıla-i rahim adı altında bir mazeret ile gönderilmiştir.”

Halbuki hazret bu eseri II. Abdülhamid Han hazretleri sayesinde yazdığını mukaddimede şöyle belirtir: “Semâ-i saltanatın hurşîd-i rahşânı sultân-ı selâtîn-i cihân veliyy-i nimet-i bî-imtinân es-Sultânu’l-Gâzî ‘Abdülhamîd’ hân-i sânî –eyyedehullahu Teâlâ, Efendimiz hazretlerinin sâye-i maârif ser-mâye-i hilâfet penâhîlerinde ikmâl ve itmâmına muvaffak oldum.”

Necip Fazıl’a göre, Esad Efendi hazretlerinin Abdülhamid Han tarafından sürgüne gönderilme sebebi meçhuldür: “Bu noktayı tam tespit edebilmek mümkün olamamıştır.”

Sultan Abdülhamid cennetmekan, durumdan haherdar olduğu ve Şeyh Hazretlerini yakinen bildiği icin şikayetleri duymamakta ise de, şikayetler had safhaya varınca; Şeyh Esad Efendi Hazretlerine durumu bildirerek, ortalığın yatışması için; sıla-i rahim yapmak üzere Erbil’e gitmesini ricası üzerine Şeyh Esad Efendi Hazretleri dergaha yerine vekil olarak, halifesi Hoca Yekta efendiyi bırakarak İstanbul’dan ayrılıp Erbil kasabasına gitmiştir. On sene kadar orada kalarak, orada da irşad vazifesini sürdürmüştür.

Şimdi ise olayın perde arkasındaki yatan gerçeği idrak etmeye çalışalım. Bütün tarih kitapları, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın Panislamizm denilen Müslümanları bir araya toplama ideali ve gayretini lehte ve aleyhte dile getirirler. Bu çabasının bir parçasının da tarikatlar ve şeyhler olduğu mukayyettir.

“Tarikat şeyhlerini Anadolu ve Suriye başta olmak üzere, Güney Afrika ve Japonya gibi uzak ülkelere gönderdi. Halifelik sıfatını ön plana çıkararak Müslümanlar arasında birliği sağladı ve bunun yanında başta İngilizlerin ve Emperyalistlerin oyununu bozmaya çalıştı. Bunda da muvaffak oldu. Halifelik sıfatını ise padişahlar arasında en fazla ön plana çıkaran yine II. Abdülhamid oldu. O, çeşitli isimler altında yurtdışına gönderdiği tarikat şeyhleri ve ilim adamlarıyla sadece birliği sağlamayı amaçlamıyor beraberinde yeni bir İslam’ı tebliğ çalışmasına giriyordu. Bunun neticesinde II. Abdülhamid’in Çin’deki tesiri o kadar büyük oldu ki, Pekin’de onun adına bir İslam Üniversitesi açıldı ve kapısında Türk bayrağı dalgalandı. Şam’dan Medine’ye kadar uzanan Hicaz demiryolunu inşa ettirdi. Gönderdiği kişilerin başlattığı propagandalarla, Osmanlı sınırları içerisindeki tüm milletlere ortak düşmanın Batı Emperyalizmi olduğunu ve buna karşı mücadele edilmesi gerektiği mesajını iletti.

Yine II. Abdülhamid dönemi, bir diğer yönüyle başta İngiliz ajanları olmak üzere emperyalist güçlerin, birçok ajanının Osmanlı Devleti’ni yıkma faaliyeti için en fazla mesai sarfettiği dönemdir. Ajanların faaliyette olduğu bu dönemde Abdülhamid şeyhlerle arasındaki yazışmalarını gizli tutmuştur. Bu yazışmalarda üçüncü bir kişinin olmamasına dikkat etmiştir. Bu gizlilik sebebiyle olsa gerek ki, gönderilenler sürgün, sıla-i rahm isimleri altında gönderilmiştir.”

Sayın Göktaş bu haklı sözlerine de şöyle bir kuvvetli delil daha getirmektedir:

“Anadolu gerçeğini, köylüsünü ele alan ilk romancımız olarak bilinen “Küçük Paşa” romanının yazarı aynı zamanda valilikler ve Dâhiliye Nazırlığı yapmış bir devlet adamıdır. II. Abdülhamid tarafından, Dedeağaç’ta mutasarrıf iken Musul vilâyetine bâlâ rütbesiyle vali olarak gönderilen Ebubekir Hâzim Tepeyran’ın Esad Efendi hakkındaki verdiği şu bilgiler önemlidir:

Aşağıda okuyacağınız olay da o, Musul’da vali iken yaşanmış bir olaydır, 1900 yılında Abdülhamid tarafından memleketi Erbil’de ikâmete memur edilen Şeyh Esad Erbilî ile ilgili, o sırada vali olan Ebubekir Hazım Tepeyran şunları söyler: “İstanbul’da bulunan tarikat şeyhlerinden Esad Efendi nâmında bir zat, mürit ve müntesiplerinin dikkati çekecek derecede çoğalmasından ve belki de bilinmeyen başka sebeplerden dolayı Musul’a uzaklaştırılmıştı. O zaman ben Musul’da idim. Esad Efendi İstanbul’da maliye memurlarından olan akrabamdan Emin Bey’in pek ziyade iltizam ile yazılmış bir tavsiye mektubunu getirmişti.

Bir valinin sürgün için “bilinmeyen bir sebeple” ifadesi ve Esad Efendi’nin valiye mektup götürmesi bizce anlamlıdır.

Yine Kelâmî Dergâhında uzun yıllar kalmış bulunan Kastamonulu Hasib Efendi isimli zatın konuyla alakâlı anlattıkları şöyledir: “Ben Kelâmî Dergâhında Esad Efendi’nin hizmetinde bulundum. Danimarkalı psikolog Carl Vett geldiğinde de ben dergâhta idim. Esad Efendi, Erbil’e belli bir misyon üzere gönderilmiş idi. Bundan pek fazla kimsenin haberi yoktu. Ve orada kendisi ingilizlerin Osmanlı Devletini bölme oyununa karşı Türk Muhibleri Cemiyet’i kurarak mücadele vermiştir. Dolayısıyla Abdülhamid’in, Esad Efendi’yi Erbil’e göndermesinin nedeni İngilizlerin oyununu bozma düşüncesiydi.”

Esad Efendi, Erbil’de kaldığı 10 yıllık süre içersinde irşad faaliyetlerini sürdürmüş, buradaki Türkleri İngiliz idaresine iltifat etmemeleri hususunda organize etmiştir. Bu arada oğlu Muhammed Efendi’yi, Türk Muhibban Cemiyetini kurmak ve Türkleri, Cemiyet-i Akvama (Birleşmiş Milletlere) müracaata teşvikle görevlendirmiştir. İngilizlerin Musul’u işgaliyle (1918) Türkler lehine yaptığı çalışmalardan dolayı Muhammed Efendi İngilizler tarafından Basra’ya sürgün edilmiştir. Esad Efendi, Erbil’de kaldığı on yıl süresince İngilizlerin misyonerlik faaliyetlerine karşı çalışmalarda bulunmuştur.”

Erbil`de saliha bir hanım tarafından kendisi için teberrüken inşaa ettirilen tekkede Meşrutiyet’in ilanına kadar irşad hizmetiyle meşgul oldu. Mektûbat adlı eserindeki mektuplarının ekserisini bu esnada Erbil`den muhîb ve mürîdanıyla haberleşmesi teşkil eder. Böylece bedenen İstanbul’dan, müridlerinden, sevenlerinden ayrı da olsa, mektuplaşmak suretiyle gönülleri ihya etmiş, tarikatının canlılığını ve müridlerinin bağlılığını sürdürmesini bilmiştir.

Şeyh Muhammed Esad Efendi Hazretleri Erbil’de iken, dergahta iki ihvan, Hoca Yekta efendiye hasetlerinden sihir yapmışlar ve Hoca Yekta efendi sihrin tesiriyle hastalanmış. Yine dergahta sihir bozmasını bilen bir ihvan, sihir yapanların sihirlerini bozarak, Hoca Yekta Efendiyi kurtarmış ve sıhhatine kavuşmuştur.

Yıllar sonra Esad Efendi Hazretleri İstanbul’a dönünce bu sihir hadisesinden haberdar edilince, Hazret:

– Onlar bir daha dergaha gelemezler, buyurmuş ve hakikaten de o iki kişi, bir daha dergaha gelememişler, manevi alemden mahrum olmuşlardır.

İSTANBUL’A DÖNÜŞ

Tecella-yı cemalinden habibim nev-bahar ateş

Gül ateş bülbül ateş sünbül ateş hâk ü hâr ateş

Esad Efendi Meşrutiyet’in ilanını müteakip kendisine Sultan II. Abdülhamid Han tarafından yapılan davete binaen, 6 Aralık 1908 tarihinde yeniden Dersaâdet’i teşrif buyurdular.

Padişah Sultan Reşad da kendisine büyük teveccüh göstermiştir. Sultan Reşad Osmanlı topraklarındaki mevcut bütün tarikat şeyhlerini toplayan bir heyet kurmuş ve Esad Efendi bu heyete “Reis-ül Meşayıh: Şeyhler Heyetinin Reisi” seçilmiştir.

Sultan Reşad, Şeyh Esad Efendi’ye her türlü alakayı göstermekte devam etmiş ve ona, Üsküdar’da, Karacaahmed Çiçekçi durağındaki mescid ve zaviyeyi bağışlamıştır.”

Hatta Sultan Reşad’ın Esad Efendi’yi dergâhta arada ziyarete gelmeleri ve kendisine bizzat intisabları vâkidir. Bir gün Sultan Reşad resmî ziyaret sırasında, dergâhın gereken masraflarının gayet ağır olduğuna şahit olur ve Esad Efendi’ye nezaketle sorar:

– Üstadım îradınız nedir? Bu kadar masrafa göre gelirinizi nerelerden temin ediyorsunuz?

O da:

-Îradımız masrafımızdır, karşılığını verir. Yani giderimiz kadar gelirimiz olur.

Kelamî Dergâhını zemin kat üzerine genişleterek yeniden inşa ettirdi. Çünkü dergâh müntesib ve misafirleri almadığından bu genişletme zarureti hâsıl oldu. Üsküdar, Çiçekçi’deki Selimiye Dergâhı şeyhliği münhal olunca buraya da vekil olarak oğlu Mehmet Ali Efendi`yi tayin ederek kendisi de ara sıra gelip irşad hizmetini oğluyla müştereken devam ettirmiştir. Bu vazifeyi de tekkelerin kapatılmasına kadar sürdürmüştür.

İstanbul’a döndükten sonra Esad Efendi, daha önce gerçekleştirilemeyen bir faaliyet alanına yönelmiştir. Bunları iki başlık altında toplamamız mümkündür:

  1. Dervişlerin haklarını korumak ve vazifelerini gerçekleştirmek için tekke dışında bir kurum kurmak.

2.Tasavvuf kültürünün topluma aktarılmasında geleneksel yollara ilave olarak yeni bir “yol bulmak”.

Daha sonra Esad Efendi tekke dışında bir kurum olan “Cemiyet-i Sufiyye”yi kurmuş ve tasavvuf kültürünün topluma aktarılmasında yeni bir yol olarak “Tasavvuf ” mecmuasını yayına başlatmıştır. Cemiyet-i Sufiye’nin kuruluş çalışmaları Kelâmî dergâhında yürütülmüştür. Daha sonra, zamanın şeyhülislâmı Musa Kazım Efendi cemiyetin reisi, Esad Efendi de ikinci reisi olur.

Zaten Esad Erbili hazretleri bir Nakşî şeyhi olması hasebiyle, tarikatı Şeriat çerçevesinde izah eder ve ilim ile ulemaya önem verirdi:

“Âlim, iman ve İslam’ın ahkamına hulus-i kalple inanan, bütün olgunluğuyla bunları tatbik eden, bilvesile bütün insanlara bu kutlu yolu öğretmeye çalışan, ahlak ve adetleriyle çevresine İslam’ı temsil eden nadide insan demektir. İslam’ın âlime verdiği manevi kadrü kıymet; hiç bir sistem ve milletin muhayyile’sinde mevcud değildir. Üstelik Dini Mübin, âlim için sevap şartı da koymuş; kimin hayrına vesile olursa, onun kendisi de işlemiş gibi sevaplandırmıştır.”

Cemiyetin kuruluşunu, Tasavvuf Dergisi şu şekilde haber yapmıştır: “Şeyhulislâm Musa Kâzım Efendi Hazretlerinin riyaset-i fahriyesi ve Kelami Dergâh-ı Şerifi şecdenişin-i irşâdı Şeyh Muhammed Es’ad Efendi Hazretlerinin riyaset-i saniyesiyle bi-mennihi Teâlâ teşekkül eden Cemiyet-i Sufiyye’nin iftitahı, geçen perşembe günü Topkapı Tramvay caddesinde kaim cemiyetin daire-i fahiresinde turuk-ı aliyye meşâyih-i kiramından pek çok zevat-ı zevil ihtiram hazır bulundukları halde ifa edilmiş ve mevlid-i mukaddes-i risaletpenahi menkabe-i mübarekesinin fuyuzat-ı ruhaniyesiyle mülk ü milletin deavât-ı hayriyyesi tertil ve tilâvet olunmuştur.”

Esad Efendi cemiyetin kuruluşunda ve devamında tasavvufla alakalı, konferans-seminer tipinde konuşmalar yapmıştır. Cemiyetteki ilk ders de Esad Efendi tarafından verilmiştir.

Esad Efendi hazretleri, bu çalışmalarının yanında Meclis-i Meşayıh reisliği yapmıştır.  Meclis-i Meşâyıh tekkelerin işleriyle meşgul olmak üzere meşihat dairesinde kurulmuş bir teşekküldür.

Bu teşekkül, tekkelerin tarikat usullerine göre idarelerini temin ve tekke şeyhliklerine faziletli ve münevver adamları seçip tayin etmek vazifesiyle mükellef olup, eskiden beri mevcuttur. 5 Mart 1334 (1918) tarihli kanunun ikinci maddesiyle bir reis ve yedi azadan oluşmak üzere daha geniş mikyasta yeniden kurulmuştur.

Cumhuriyet dönemine kadar hayatiyetini devam ettirmiş olan bu müessese, önceleri Meşihat Makamının bir dairesi şeklinde Şeyhülislâmlık müessesesine bağlı olarak kurulmuştur.

Esad Efendi, II. Abdülhamid zamanında, Ahmet Muhyiddin Efendi’nin reis olduğu dönemde Meclis-i Meşâyıh azâsı olmuştur. Erbil’e gidip geldikten sonra tekrar 1332/1914 de Meclis-i Meşâyıh üyeliğine getirilir. Yine, aynı yıl Elif Efendi’nin istifası üzerine Meclis-i Meşâyıh Reisliği’ne getirilir. Reislik maaşı bin kuruş olarak belirlenmiştir.

Reisliğe tayin tarihi: 22 Cumâdelâhıre1332/5 Mayıs 1330. Esad Efendi’nin görevlendirilmesiyle ilgili yazı şu şekildedir:

Meclis-i Meşâyıh hey’et-i hâzırâsının tebdiliyle, riyasetine Kelâmî Dergâhı şerifi şeyhi Erbilli Şeyh Esad ve azâlıklarına Yenikapu Mevlevihanesi şeyhi Abdülbaki ve Hazret-i Hüdayî Dergâhı şeyhi Gülşen Efendiler tayin olunmuştur. Bu irade-i seniyyenin icrâsına makam-ı meşihat memurdur.

22 Cemaziye’l-âhir sene 1332/1913

Mehmet Reşad-Şeyhülislâm Hayri

(Ceride-i İlmiyye, sayı. 1, sayfa.1332/1913)

Meclis-i Meşâyıh Reisliği yaparken Esad Efendi, tekkelerin ıslahı ve şeyhliklerine ehliyetli kimselerin tayini ile şeyh evladının en iyi şekilde yetiştirilmelerini temin istikâmetinde çalışmalar yapar. Padişah Sultan Reşâd’ın sevgisini kazanan Esad Efendi, aynı yıl içinde “Surre Emîni” olarak hacca gönderilir. 1331/1915 yılında Meclis-i Meşâyıh reisliğinden istifa eder.

Surre Alayı uğurlanırken, Esad Efendi yanında törene katılanlarla birlikte bir İtalyan ressamı tarafından resmedilmiştir. Bu resim şu an İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nın girişinde bulunmaktadır. İtalyan ressamlarda, ressamın kendisini resme katması âdet oluğu için resimde İtalyan ressam da bir kenarda görünmektedir.

Esad Efendi hazretleri, Milli Mücadele yıllarında bu mücadeleyi desteklemiştir. Hatta Fevzi Paşa, hayır duasını almak ve elini öpmek için Esad Efendi’yi ziyarete gelmiştir.

Esad Efendi, Fevzi Çakmak Paşa’nın Anadolu’ya geçmek üzere bulunduğunu öğrenince, ona ve Milli Mücadele’ye şöyle dua ediyor:

– İnşallah muvaffak olursunuz, Allah sizinledir evladım.

Fevzi Paşa ile alakalı da bir keramet anlatılır; hareket esnasında bir kış gecesi, cephe kumandanı olması hasebiyle, maiyyetine birkaç kumandan daha alarak cepheyi tetkike çıkıyor. Bu arada öyle bir hâl oluyor ki, yolu kaybediyorlar. “Acaba düşmanın içine mi girdik, neredeyiz?” diye şaşırıyorlar.

Gece yarısını geçmiş, sabah yaklaşırken bir çeşmeye tesadüf ediyorlar. Hemen hatırına geliyor; Esad Efendi Hazretleri bana; “Sıkıştığın zaman yardım iste.” demişti, işte şimdi tam zamanıdır,  diyerek atından iniyor. Abdest alıp iki rekât namaz kılıyor ve tekrar atına biniyor. Biraz sonra bakıyorlar ki, karşıda bir çoban ve koyunları var. Çobana yaklaşıyorlar. “Bize yol gösterir misin” diyorlar. “Göstereyim” diyor ve önlerine düşüyor. Çoban önde onlar arkada uzun bir müddet yürüyorlar. Nihayet bir yola çıkarıyor onları ve: “Böyle gidersiniz” diye yolu tarif ediyor. Güneş de ilk ışıltısını vermiş. “Böyle gidersiniz” deyince yüzünde bir aydınlık beliriyor. Bir de bakıyor ki, Şeyh Es’ad Efendi Hazretleri…

AİLESİ

Muhammed Esad Erbilî hazretleri, evli ve dört çocuk babasıdır. Oğulları Mehmet Ali Efendi, uzun yıllar Selimiye Dergâhı şeyhliği yapmış ve Menemen hadisesiyle ilişkilendirip yargılanarak idam edilmiştir. Diğer oğlu Muhammed Efendi ise, Erbil’de ikamet etmiş, İngilizlerin Musul’u işgali sırasında İngiliz idaresine iltifat etmeyip, aksine Türkiye lehine çalışıp, Türkleri Cemiyet-i Akvam (Birleşmiş Milletler)’e müracaat için teşvik etmiştir. Esad Erbilî’nin iki kızı olmuştur. Esma hanım ismindeki kızı genç yaşta vefat etmiştir. Diğer kızı ise Saadet hanımdır. Torununun birinin ismi Tâhâ’dır. Esad Efendinin torunlarından biri de Mehmet Ali Efendinin iki oğlundan biri Mesut Efendidir. Esad Efendi’nin, Erbil’de ikamet etmiş olan Şeyh Abdurrahman Efendi ve Nakşibendiyye ve Kadiriyyeden, icazetli aynı zamanda kendisinin halifelerinden olan Şeyh Abdussamed isminde biraderi vardır. Yahya Efendi namında bir de yeğeninin olduğunu kayıtlardan tespit edebildik.

ŞEMAİL

Şeyh Muhammed Esad Erbilî (Kaddesallahü Sırrahül Aziz); Uzuna yakın orta boylu, buğday tenli, beyaz sakallı, nûrânî sîmalı bir zât olup güzel yüzlü ve vücutça heybetli idi. Güzel yüzünü görenler hayran kalır, âşık olurlardı. Çok kuvvetli bir hafızaya sahipti. Seneler evvel görüştüğü bir kişiyi hemen tanır, konuştukları mevzuyu hatırlardı.

Ahlaken gayet halim-selim, mütevâzi, yumuşak huylu ve melek sıfatlı idi. Herkese karşı daima şefkatle ve tebessümle yaklaşırlar; kendi hallerinde iken de dâima hüzün ve düşünceli olurlardı.

Vakur, îtidâl ve temkin ehli olan Es’ad Erbilî Hazretleri; takva, haya ve edeb sahibi idi. Giyimleri de oldukça temiz, sade ve düzgün idi. A z yer, az içerler ve az uyurlardı. Sözlerinde ve gözlerinde hikmet ve irfan nuru parlardı. Zâhir ve bâtın ilimlerle donanmış, âlim ve kâmil bir zât idi.  Ana lisânı Türkçe olmakla beraber, ayrıca; Arapça, Farsça ve Kürtçe lisanlarına fevkalâde vâkıf idi. Aynı zamanda Allah ve Rasûlüne âşık idi; Divân-ı Esadiyye’si meşhurdur. Türkçeyi kullanmada maharetliydi. Hüseyin Vassaf beyin ifadesiyle:

“Selika-i kalemiyyesi ve tarzı ma’nâdaki tevcihi kendisini sahife-i edebiyatta sernâme-i mübâhat eyleyecek derecededir.”

Esad Efendi Hazretleri, kendisi tekkeden yetişmiş bir şâir olduğu için, dîvan edebiyatını benimsemiş ve aruzu büyük bir ustalıkla kullanmıştır.

O mübarek Sultan, bütün ömrünce Allah ve Rasûlüllah aşkıyla yanmış ve kavrulmuştur. Divanındaki beyitler bunu açıkça göstermektedir.

HALİFESİ VE OĞLU MEHMET ALİ EFENDİ

Benim evc-i sema-yı uzletin hurşid-i rahşanı

Benim iklim-i renc ü mihnetin sultan-ı zî-şanı

Mehmed Ali Efendi, 1291/1874 senesinde Erbil’de doğmuştur. Babası Kelâmî dergâhı postnişîni Esad Efendi, dedesi Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî’nin halifelerinden Şeyh Hidayetullah Efendi’dir. Erbil’de Halidî tekkesinde Mehmet Emin Efendi’den tahsil yapmış ve İstanbul’a hicret etmiştir. Tahsiline İstanbul’da İslâmbolî Hafız Şakir Efendi’den devam etmiştir. İcazetini de 1896’da yine bu zattan almıştır.

Babasına intisab etmiş ve Kelâmi Dergâhı’nda uzun yıllar hizmet etmiştir. Esad Efendi, Kelâmî Dergâhı’na ilaveten kendisine tevcih olunan Selimiye Dergâhı’na, oğlu Mehmed Ali Efendi’yi görevlendirmiştir.

Bir gün Mevlevî dergâhlarından birinin şeyhi bir yere izinli olarak gitmek istediklerinde, o hafta dersi Esad Efendi’nin idare etmesi için ricada bulunur. Esad Efendi’de Ali Efendi’yi gönderir. Ali Efendi’nin idare ettiği o günkü zikir meclisine katılanlar bugüne kadar böyle feyizli bir zikre katılmadıklarını itirafa mecbur kalmışlardır.

Süleymaniye Medresesinin  imtihanını vererek ruûsa nail olmuş ve bu medreseye girmiştir. Bu medresenin tefsir ve hadis bölümünden icazet aşmıştır. Tefsir ve hadise dâir bir eser vererek Ders Vekâleti’ne verilmiştir. Mehmed Ali Efendi, “Tedkikat ve Te’lifat-ı İslâmiyye Heyeti” ikinci reisliğini yapmıştır. 1903’te Musıla-i Sahn Müderrisi, 1907’de İzmir pâyesine nail olmuştur. 1328/1910 senesinde Surre-i Hümayun kadılığında bulunmuştur. Ve bu görev dolayısıyle aynı yıl Hicaz’a gitmiştir. 1334/1915 senesinde Haseki’deki Bayrampaşa, diğer isimleriyle Basamağ-ı Şerif ve Baba Efendi dergâhı postnişini olmuştur. 1917’de İbtida-i Hariç müderrisi olmuş ve 1918’de dersiâm olmuştur.

Bahaeddin Efendi adında bir oğlu olduğu bilinmektedir. 1931 senesinde Babası Esad Efendi’yle birlikte Menemen Olayıyla ilgisi olduğu gerekçesine binaen tutuklanarak idamla cezalandırılmıştır. Asılırken:

“Son sözün nedir?” suâline:

“Tevhid kelimesidir!” şeklinde karşılık vermiştir.

SOHBETLERİ

Muhammed Es’ad Efendi vâzlarından birinde şunları açıkladı:

“Bilindiği gibi Allahü teâlâ insanları dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ulaştırmak için her asrın durumuna ve her devrin îcâbına göre peygamberler gönderdi. Bildirdiği ilâhî hükümlerine uyanları bu sâyede yükseltti. Âlemlere rahmet olarak seçtiği peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâmı, getirdiği İslâm dîni ile en güzel ahlâkı ve en iyi vasıfları öğretmek gibi yüksek bir vazîfeyle vazîfelendirdi.

İnsanlığın mutluluğa kavuşmasının temeli ve arzu edilen hakîkî medeniyetin özü durumunda olan Kur’ân-ı kerîmin hükümlerine tâbi olmak, insanlığı kurtuluşa götürmüştür. Bu sâyede terakkî ve medeniyet yolunda ilerlemeler ortaya çıkmıştır.

Târih sayfalarına bakıldığı zaman, İslâm güneşi doğmadan önce Arapların çeşitli aşîret ve kabîlelere ayrılmış oldukları görülür. Bu aşîret ve kabîleler dedelerinden, atalarından kendilerine mîrâs gibi geçen buğz ve düşmanlık tesiriyle devamlı çapulculuk ederler ve kanlı muhârebelerinin ardı arkası kesilmezdi. Cahiliye devrinde onların bu bozuk durumlarını düzeltmeye yetecek bir ilâhî kânun da o gün için mevcut değildi. Kendi geleceklerini emniyete alabilecek düsturları da yoktu. Kötü ahlâk âdetâ değişmez huy hâlini almıştı. Mânevî fakirlikle ciğerlerine kadar dolu kimseler, insan sûretinde canavar hâlini almışlardı. Kâinâtın Efendisi ve yaratılmışların medâr-ı iftihârı olan Peygamber efendimizin getirdiği Kur’ân-ı kerîm ve ilâhî hükümler etrafında birleşip toplanan insanlar kısa bir zaman içinde yeryüzünün her tarafına adâlet ve insanlığı yaymaya, mârifet ve medeniyetin nurlarını neşretmeye başladılar. Tevhid inancıyla gönülleri nûrlanan bu insanlar tam bir izzet ve şerefle fazîletli idâreler kurmaya muvaffak oldular.

Şunu da ilâve edebiliriz ki, cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsânı sâdece ilk devirlerde yaşayan İslâm milletine mahsus değildir. Her devirde yüce İslâm dînine tâbi olan bütün milletler, cenâb-ı Hakk’ın inâyetine kavuşacaklardır.” Bir başka vâzında da şunları söyledi:

“Hesâba çekilmeden önce, nefislerinizi hesâba çekiniz.” hadîs-i şerîfine uyarak insanın herkesten önce kendi noksanlarını arayıp bulmaya ve onları düzeltip tâmir etmeye süratle sarılması, gerçek mârifet ve gerçek irfandır.”

Bir ara Erbil’e giderek bir kadın tarafından kendisi için inşâ ettirilen dergâhta insanlara İslâmiyetle ilgili bilgiler verdi. 1908 senesinde İkinci Meşrûtiyetin îlânından sonra tekrar İstanbul’a geldi. Kelâmî Dergâhı postnişînliğine getirildi. Kelâmî Dergâhını zemin kat üzerine genişleterek yeniden inşâ ettirdi. Bir müddet burada kaldıktan sonra Üsküdar’daki Selîmiye Dergâhı postnişînliği boşalınca Es’ad Efendiye verildi. Fakat Es’ad Efendi bu vazîfeye kendi yerine oğlu Mehmed Ali Efendiyi gönderdi. Kendisi de arasıra gidip geldi ve bu vazîfeyi oğluyla birlikte yürüttü.

Muhammed Es’ad Efendi bu vazîfesi esnâsında bir sohbetinde ihlâsla ilgili olarak şunları bildirdi: “Din kardeşlerime arz ve ifâde ederim ki, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ihlâsla alâkalı olarak buyurdu ki: “İnsanlar helâk olmuşlardır, ilmiyle amel edenler müstesnâ. İlmiyle amel edenler de helâk olmuşlardır, ihlâs sahipleri müstesnâ. İhlâs sâhibi olanlar için de büyük bir tehlike vardır.” Yâni insanlar Allahü teâlâya karşı dünyâda vâki olan kusurları sebebiyle ilâhî adâletin gereği olarak ölümden sonra azâb görecekler ve lâyık oldukları cezâya çarptırılacaklardır. Ancak bu cezâdan müstesnâ olanlar, İslâmî hükümleri ve dînî emîrleri âlimlerden öğrenmiş olanlardır. Bunlar ilimleriyle amel etmedikleri müddetçe meselâ namazın şartlarını ve rükünlerini öğrenip namaz kılmadıkça âhiretteki azaptan kurtulamazlar. Nefislerini tezkiyeye tâbi tutmayanların, kibir, hased, riyâ ve cimrilik gibi kötü huylarından temizlenmeyenlerin amel ve ibâdetleri Allahü teâlânın kabûlüne lâyık olmayacağından, onlar da af ve Allahü teâlânın yardımı yetişmedikçe azaptan kurtulamayacaklardır. İlim, amel ve ihlâsı kendinde toplayan ümmetin ileri gelenleri ise azaptan kurtulmuş demektir. Bunlar için de bir endişe vardır. Nitekim Allahü teâlâ Ra’d sûresi 39. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allah dilediğini mahveder, dilediğini de isbât eder.” buyurmuştur.

Bedenî hastalıklardan kurtulmak için bir doktorun tedâvîsine ihtiyaç duyulduğu gibi, yukarıda beyân edilen kibir, hased gibi kalp hastalıklarının tedâvisi için de mânevî bir doktora şiddetle ihtiyaç bulunduğunu iyi bilmek lâzımdır.”

İRTİHALİ

Muhammed Es’ad Efendi 1914 senesinde Meclis-i meşâyıh âzâsı, daha sonra da Meclis-i meşâyıh reisi oldu. Meclis-i meşâyıh reisliği zamânında tekkelerin ıslâh edilmesi için bâzı çalışmalar yaptı. 1915 senesinde Meclis-i meşâyıh reisliğinden istifâ etti.

Kurtuluş Savaşından sonra tekkeler ve zâviyeler kapatılınca Erbil’deki emlâkını satarak İstanbul Erenköy’de bir köşk satın alıp dostları ile oturdu. Tekkelerin kapatılmasından sonra hiç sokağa çıkmamaya karar vererek Erenköy’deki köşkünde münzevî bir hayat yaşadı.

İzmir Menemen’de meydana gelen hâdiselerle ilgisi olduğu iddiâ edilerek evinden alınıp Menemen’e gönderildi. Bir müddet hücre hapsinde tutuldu. Daha sonra rahatsızlığı sebebiyle askerî hastaneye kaldırıldı. Fakat hastalığı gittikçe fazlalaştı. Nihayet 3-4 Mart 1931’de Menemen’de vefât etti ve orada defnedildi.

İstanbul, Anadolu, Yugoslavya ve Bulgaristan’da pekçok sevenleri bulunan Muhammed Es’ad Efendinin yolunu talebelerinden Hz. Ramazanoğlu Mahmûd Sâmi Efendi devâm ettirdi. Çok kuvvetli bir hâfızaya sâhib olan Muhammed Es’ad Efendi senelerce önce görüştüğü kimseyi hemen tanır konuştukları mevzûyu hatırlardı. Anadili Türkçe idi. Böyle olmakla birlikte Arapça, Farsça ve Kürtçeyi de ana dili gibi bilirdi. Şâirliği de olan Muhammed Es’ad Efendi Türkçeyi çok iyi kullanırdı. Tasavvufî halk edebiyâtından ziyâde Dîvân edebiyâtını benimsemiş ve Arûz veznini ustalıkla kullanmıştır.

Dergâh-ı pîr-i mugânda hâk-i pây ol Esadâ

Ol zamân anlarsın ancak rütbe-i bâlâ nedir.

(Ey Esad gerçek ve hakîki mürşidin dergâhında ayağının toprağı olursan ancak o zaman en yüce rütbenin ne olduğunu anlarsın.) beyti onun beyitlerindendir.

Eserleri: Muhammed Es’ad Efendinin çeşitli konularda yazdığı eserleri şunlardır:

1) Kenzü’l-İrfân: Muhtelif mevzularda derlenmiş binbir hadîs-i şerîfin tercüme ve izahlarından ibârettir. Eser iki defâ neşredilmiştir.

2) Mektûbât: Bilhassa Erbil’de bulunduğu sırada mensuplarına ve talebelerine yazdığı yüz elli dört mektuptan meydana gelmiştir. Tamâmına yakını Türkçe olmakla berâber birkaç Arapça ve Farsça mektup da vardır.

3) Risâle-i Es’adiyye: Tasavvufun lüzum ve fazîleti ile edeblerinden bahseden küçük bir risâledir.

4) Dîvân: Türkçe ve Farsça şiirlerinin toplandığı eserdir.

5) Tevhid Risâlesi Tercümesi: Muhyiddîn ibni Arabî’nin risâlesinin Türkçe tercümesidir.

Bunlardan başka Safvet Efendinin çıkardığı Tasavvuf ile Beyânü’l-Hak ve benzeri mecmualarda neşredilmiş yazıları vardır.

AZLARIN EN AZINI ELDE ETTİM.

Muhammed Es’ad Efendi dostlarından birine gönderdiği mektupta ömrü değerlendirmekle ilgili olarak şunları yazmıştır:

Her türlü ilim ve tekniği öğrenmeye müsâid olan ömrümün ilk zamanlarını ve gençliğimi dost ve arkadaşlarla eğlenerek, terennüm ve nağmeler dinleyerek, güzel ve safkan atlara olan merâkımı yenemeyip her gün bir başka atın sırtında ovalarda dolaşarak günlerimi boşa geçirdim. Okuma-yazma ve ibâdet gibi büyük ve mukaddes gâyelerden büsbütün mahrum kalma derecesine düştüm.

Cenâb-ı Hakk’a hamd olsun, bir zaman sonra kendime gelerek uyandım ve hazret-i pîrin (Tâhâ-i Harîrî) dergâhına dayandım. Yalnız bu sâyede hiç bir mücâhedede bulunmaksızın bu yüce gâyelerin herbirinden ancak çok az bir kısmını, belki de azların en azını elde edebildim. Hak teâlâ hazretleri kaybettiğimiz değerleri yalnız bunlardan ibâret buyursun. Allah’ın yüce rızâsını, O’nun pek kıymetli nîmetlerini kazanmak için harcanması gereken ömrümüzün kalan kısmını nefsânî arzuların peşinde geçirtmesin ve hepimizi “Allah’tan râzı olan kişiden Allah da râzı olur.” hadîs-i şerîfinin sırrına eren fırka-i nâciye (kurtuluş fırkası) arasına katsın. Âmin.”

Şeyh Muhammed Esad Erbilî (Kaddesallabü Sırrahül Aziz); Uzuna yakın orta boylu, buğday tenli. Beyaz sakallı, sıması nûrâni olup güzel yüzlü, heybetli, vücutça mülahham idi. Güzel yüzünü görenler meftun ve âşık olurlardı. Çok kuvvetli bir hafızaya mâlik (sahip) ti. Seneler evvel görüştüğü zat’ı hemen tanır, konuşurken mevzuyu hatırlardı.

Ahlaken, gayet halim-selim.. mütevâzî, yumuşak huylu ve melek sıfatlı idi. Mü’minler ve evlâtlarına karşı daima şefkatli, mütebessim (güleryüzlü) olurlar., kendi hallerinde iken de, dâima hüzün ve düşünceli olurlardı.

Vakur, îtidâl ve temkin ehli idi. Takva ve verâ, haya ve edeb sahibi idi. Temiz, sade ve düzgün giyinirlerdi. Az yer içerler ve az uyurlardı. Sözlerinde ve gözlerinde hikmet ve irfan nuru parlardı. Zahir ve bâtın ilimleri ile mücehhez (dolu), âlim ve kâmil bir zât idi.

Ana lisânı Türkçe olmakla beraber, ayrıca; Arapça, Farca ve Kürtçe lisanlarına fevkal’âde âşinâ (vâkıf) idi. Aynı zamanda Allah ve Rasûlü (s.a.v.)’e âşık idi; Divân-ı Esadiyye’si meşhurdur. Türkçeyi kullanmada maharetli.. Hüseyin Vassaf Bey’in ifadesiyle:

– ” Selika-i kalemiyyesi ve tarzı ma’nâdaki tevcihi kendisini sahife-i edebiyatta sernâme-i mübâhat eyleyecek derecededir.”

Es’ad Efendi Hazretleri, kendisi tekkeden yetişmiş bir şâir olmasına rağmen, Tasavvuf! halk edebiyatından ziyâde, dîvan edebiyatını benimsemiş ve aruz’u büyük bir ustalıkla kullanmıştır.

O mübarek Sultan, bütün ömrünce Allah (c.c.) ve Rasûlüllah (s.a.v.) aşkıyla yanmış ve kavrulmuştur. Divanındaki beyitler bunu açıkça göstermektedir.

SOHBETLERİ

Tekkede müntesiplerine, önce oturarak ve kadri evradı okuyarak; Kadri âyini., sonra da, Nakşî usulünce; Hatrmi Hâce” yaptırırdı. Ancak Nakşî tarikatında sohbet esas olduğundan, Cuma günleri de zikirden evvel esrarı aşk ve muhabbet, seyri sülük usullerine, tarikat adabına dair sohbet ederdi. Dergâhın kapısı herkese açıktı. Kemal yoluna baş koyan, etrafında pervaneler gibi dönen âşıkları pek çoktu.

Tarikatın esası Şeriattır;

Şeyh Muhammed Es’ad Erbili (K.S.) buyurdular ki:

” Yüce tarikatların herhangi biri olursa olsun; Esası ve binası şeriattır. Bir insanın kavlini ve fiilini (söz ve hareketini) şer’i şerife tatbik etmezse, tarikatta tefeyyüz edemiyeceği (tarikatta feyiz alamıyacağı) şüphesizdir. Doktorun ilâcını istiğmâl (kullanıp) edip, perhizine riayet etmeyen bir hasta gibi olur.” (1)

Yine buyurdular ki:

“Tarikatı âliyye de tefeyyüz ve terakki (feyiz almak ve ilerlemek), yalnız zikir ve evradın çokluğuna vabeste (bağlı) olmayıp, ihlâsı kalbiyye ve muhabbeti samimiyyenin (ihlâslı bir kalb ve samimi bir muhabbetin) de tesiri azîmi olduğu erbabınca malumdur (büyük tesiri olduğu bu hikmeti kavrayanlarea bilinmektedir). Cümlei cemilesini ilâveten; naili füyuzat olmak için (feyze kavuşmak için) Mürşid-i Kâmilin nazar-ı envarlarını (nurlu bakışlarını) dahi medarı tefeyyüz ve terakki için (feyiz ve yol almak için) şart buyurmuşlardır. Şu kadar var ki; O nazan kazanmak ve o sayede mahz-ı şeriate (şeriatın esrarına) nail olmak için sâlikin, evvelâ zahir şeriatı mutahharayı kemâli itaat ve inkıyadı ve sünneti seniyye-i Nebeviyye ye ittibâ-ı(evvelâ şeriatın dış hükümlerine tam uymak ve Peygamberimizin mübarek sünnetlerine tatbik etmek) şart ittihaz olmuştur.

Zira malumdur ki; Cenabı Hakk’a itaat etmeyen ve evâmiri şer’iyyesini (ve şer’i emirlerini) nazarı itibâra almayan âsiye (isyankâr kimseler), hiç bir zaman ve mekânda hadimi şeriat (şeriatın hizmetinde bulunan) Evliyâullah’ın nazarı inayeti olmaz ve olamaz.”

Yine buyurdular ki:

” Evliya’yı kiram, Pirân-ı izam ile muhabbet olur ise, yevmi kıyamette (kıyamet gününde) onların zil himayesinde haşr-olunacağı hadis-i şerifte müstebittir (sabittir). Lâkin muhabbeti isbat eylemek onların rızaları dairesinde amel ve ibâdete mütevakkıftır (onların hoşnut olacakları tarzda amel ve kulluk şartına bağlıdır).”

KEŞİF VE KERAMET HAKKINDA

Şeyh Efendiye;”Keşif ve bunun mertebeleri.” hakkında bir kimse soru sormuştu; Hazret buyurdular ki:

– ” Biz bundan bahsetmeyi pek uygun görmeyiz; yeni başlı/yanlar ekseriya fevkalâdelikler ve kerametler görmek isterler. Fakat bunlar, mânevi tekâmülle (gelişmeyle) hiç alâkası olmayan şeylerdir. Mühim olan, ahlâkın yükselmesi ve bunun kalbdeki neticele-ridir. Keşif ve kerametlere nail olan bir müptedî (yeni mürid- maneviyat yolcusu), umûmi olarak büyük kemâlât (olgunluklar ve mertebeler) sahibi zannedilir. Fakat bu gibi şeyler herhangi birisinin inziva, oruç, namaz ve bazı riyâzatlarla yapabileceği şeylerdir. Kemâl sahibi kimseler, dışarıdan alelade bir kimse gibi görünürler, herkes gibi yaşarlar.

Evet, keramet nakilleri hâlen devam etmektedir. Fakat, bu gibi şeylerle uğraşmanın bir faydası yoktur. Çünkü Allah’ın kudreti ve mucizesi küçücük bir yaprakta veya böcekte de görülebilir. İnsan aynı şeyleri, kendi nefsinde de bulabilir.”

Yanında bulunan sardunya çiçeklerine bakarak, müsbet ilmin temsilcisi olan bir profosere şunları söyledi:

” Bunlarda hayatın hakiki sırlarını buluyorum. Eğer bir kimse tabiat karşısında iyi düşünürse, matbaada basılmış kitapların Ölü mürekkep lekelerinin verebileceğinden daha fazlasını öğrenebilir. Allah’ın önümüze serdiği tabiat kitabını anlamamız lâzımdır. Bu şekilde insan, bizzat kendi varlığının da sırrına erebilir. İşte o zaman, sanki içinde bir güneş doğmuş gibi olur. Bu güneşin yanında Öteki bütün ışıklar sönük kalırlar; Kendini bilen Rabbini bilir.” buyurmuştur.

(Misvak Neşriyat, Esad Erbili Hz.)

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Whatsapp